ALTIN 460,33
DOLAR 7,6684
EURO 8,9233
BIST 1.124
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İzmir 29 °C
Parçalı Bulutlu

Türkçe’nin kaderi ! Cihangir Koşu

24.04.2013
3.445
A+
A-

Türkçe’ye ilk büyük darbe Osmanlı ile gelmiştir. Daha önceleri Anadolu beyliklerinin dili Türkçe olduğu gibi bu konuda özel bir duyarlılık gösteren Bey’ler de vardı. Karamanoğlu Mehmet Bey’in 1277 de yayımladığı bildirilen fermanı şöyle der: “Şimdiden girü hiç kimse ne kapıda, ne divanda ve meclis ve seyranda Türk dilinden gayri dil söylemeye”

Oysa iki asır kadar sonra durum tamamen değişmişti:1400’lü yılların sonuna gelindiğinde, İkinci Beyazıt’ın yazdığı bir şiir hem diliyle hem de içeriğiyle, dönemin ruhunu çok iyi anlatır*:

“ Değme etrak ne bilsin gam-ı aşkı Adli
Sırr-ı aşkı anlamaya hallice idrak gerek”

Yani, Türkler aşktan ne anlar, aşkın sırrını anlamak için epeyce akıl gerek!

Osmanlı’nın yıkılış döneminde, Osmanlıca içinde yer alan Türçe kelimelerin oranı % 37 ye inmiştir (P. Mansen, Konstantinopolis, s 21). Din dili Arapça, sanat dili Farsça olmak üzere, Osmanlıca sadece yabancı kelimelerin yerel dile adaptasyonuyla oluşmuş bir dil değildir. Aksine amaç Türkçe’den mümkün olduğu kadar uzaklaşmak olmuştur. Bu daha çok bir kimlik sorunudur. Sanatın bilimin ve hatta dinin dilinin Türkçe olmaması, bir stratejinin gereğidir. Türkçe’yle sanat ve bilim olmaz demek, Türkler sanat ve bilimle uğraşamaz demektir. Mesihi’nin dediği gibi, “ Mesihi gökten insen yer yok,yüri var gel Arabdan ya Acemden”, Osmanlı’nın arasına girmek istersen, ya Arabdan ya Acemden olacaksın!*

Yani özetle ‘dil’ ile ‘halk’tan ayrışma sadece bugünün sorunu değil. Osmanlı’dan bu yana yaşananlar benzer aslında; sadece hakim diller değişmiş. ‘MBA’ li gençler iş dilini, dindar kesim din dilini, sanatçılar sanat dilini kullanırken güzel, saf bir Türkçe konuşmak zorunda hissetmiyorlar kendilerini. Bu nedenle de Türkçe gelişemiyor. Aslında haksız da değiller. Türkçe uygun sözcük bulamayınca zorunlu olarak araya yabancı sözcükler giriyor.

Peki hiç mi yabancı kelime kullanılmayacak? Elbette hayır. Hele günümüzde kapalı toplumların gelişme şansı olmadığı gibi, dünyaya kapalı dillerin de hayatta kalma şansı yok. Adeta tıptaki ‘ anjiojenesis’ gibi ( kılcal damarları tıkayıp tümörün beslenmesini engellemek) , bir tümör muamelesi görür ve ölür gidersiniz. Diller de dışarıdan etkilerle beslenebilir, bunda bir kötülük yok. Ancak bir dönem İngiliz bir dilbilimcinin söylediği gibi “ Yabancı sözcükler misafir gibidir. Gelip aramıza katılırlar. Bizim düzenimize adapte olur yani misafirliklerini bilirlerse sorun olmaz, sürekli olarak aramızada kalabilirler. Ancak, kendi bildiklerini okur, düzenimizi bozmaya kalkarlarsa, kapı dışarı ederiz”. İşte İngilizcenin hem bu kadar sözcük zengini hem de özgün bir dil olarak kalabilmesinin sırrı burada.

Peki bizdeki sorun ne? Sorun şu ki, sanat ve bilim gibi ‘değerli’ uğraşılar kendi ‘modifiye’ Türkçesini oluşturunca, sokaktaki adam da, iyi kötü bir yabancı dille haşır neşir olmaya başlayınca bazı deformasyonlarla kendi çapında bir farklılaşma yolu buluyor. Türkçe’nin post-modern deformasyonu aşağıdaki aşamalardan geçti,geçiyor:

1. Aşama: Önce Türkçe konuşurken araya yabancı kelimeler koyarak işe başladık; ‘ Ay çok boring yani’, ‘.. ben satisfy oldum’, ‘…prezente ettim’, ‘… full dolu’, ‘…hadi let’s go’ gibi saçmalıklarla
2. Aşama: Yabancı dildeki gramer yapısını ve anlamı doğrudan Türkçeye adapte etme çabası ( Niyeyse?)
Örnek 1: ‘ Taksi almak’ : To take a taxi. Türkçede taksi aldım dersen, adama hayırlı olsun, kaç para verdin? diye sorarlar. Bunu Türkçesi taksiyle gitmektir. Son zamanlarda, akşam yemeği almak filan gibi saçmalıklar da eklendi bu garabete.
Örnek 2: ‘ Ben sana dönerim’ : ‘I will get back to you’. Türkçede bu söze karşı sorulacak soru ‘ ne zaman ayrıldık ki?’ olabilir mesela
3. Aşama: Türkçe harfleri İngilizce telaffuza uygun dizerek kullanma:
Örnekler: Tash Mahal,Pasha, Taxim, Chilek. ( Bir dönem Alaçatı’da bir otel açıp adını da ibret-i alem için Tashaklı Han koymayı düşündüğümü itiraf edeyim bu arada)

Yukarıdaki örneklerin herbirini zararsız, hatta neşeli küçük oyunlar olarak görebilirsiniz. Belki de öyledir, göreceğiz. Benim derdim aslında ‘anlam’ , ‘doğru düşünme’ ve’ muhakeme’ konularıyla. Çünkü, dil bu üç meseleyi de doğrudan ilgilendiriyor ve herbirinin kalitesi, diğerinin değerini belirliyor.

Son olarak Fazıl Say olayında farkettim ki, Türkçe grameri konusunda ciddi sorunlarımız var. Fazıl Say’ın ettiği lafın kalitesinden bahsetmeyeceğim, bence ne demek istemiş olursa olsun ifade kötü. Ama, sonu gelmez anlizleri izlerken anladım ki Türkiye’de yazar çizer takımı da gramere pek hakim değil. Cümle şu:
“ Bilmem fark ettiniz mi nerde yavşak, adi,magazinci,hırsız,şaklaban varsa hepsi Allahçı. Bu bir paradoks mu?”

Temel sorun şurada: Bu cümlenin öznesi ‘ Allahçı’ değil,’ yavşak, adi magazinci, hırsız, şaklaban’dır. Tabii Fazıl Say’ın ne kasdettiğini ben bilemem ama bu cümle, yukarıdaki özne(ler)’in tanımına uyan insanların aynı zamanda Allahçı olduklarını söylüyor. Yani tersi değil. ‘Allahçı’ ların tümünün o kullanılan özne(ler)in içerdiği sıfatları taşıdığını değil. Ayrıca ifadede bir nicelik de yok. Yani özneleri bir sayıyla ifade etmemiş. Toplumun yüzde 20 si, ya da büyük kesimi filan da dememiş. Bu gözleminin kapsamına giren kişi sayısı 3 de olabilir 23 de. İfadesini güçlendirmek için retorik bir soru kelimesi ( nerede) ve bir zarf ( hepsi) da kullanıyor. Bu nedenle de kurduğu cümle ‘ Halkın büyük kesimine hakaret etmek…’ diye tanımlanan suça ne nitelik ne de nicelik olarak uyuyor.

Çok sevdiğim ‘yalın söz’ ün şairi Sina Akyol’la bitirelim:

Aktıkça durulur zaman,anlam budur,
kendinden ibarettir.-Ben hep böyle arındım.
Yaprağa yanlızca yaprak dedim.
Sarıysa,sarı yaprak dedim.-iyidir
yalın söz.

* Osmanlı gerçeği, Erdoğan Aydın

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Mahmut Tolon dedi ki:

    Bravo! ben de yabancı dilde harflerin telaffuz edilmesinden şikayetçiyim eyç es bi si mesela, veeee tabii Köpek kedi yemine “mama” denilmesinden! mt