ALTIN 487,38
DOLAR 7,9701
EURO 9,4633
BIST 1.191
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İzmir 29 °C
Parçalı Bulutlu

Temmuz’ları sevmem

26.07.2015
1.157
A+
A-
Reklam

Ben Uğur Karatop. Uzun, yorucu yöneticili yaşamımdan sonra, doğduğum yer, kürkçü dükkanım Urla’da 6 yıldır sadece Türk Müziği ile iş gibi ilgileniyor, şimdilerde ise müzikal faaliyetime ilave olarak Urla Egemen Haber adlı haftalık gazetede bir sayfayı karınca kararınca doldurmaya çalışıyorum. Bu gazete sadece Urla yereli ile ilgili olduğundan, arada sırada sevgili ağabeyimiz Mahmut Tolon’un izni ile burada da genele ilişkin veya sahiplerinin izni ile başka sevdiğimiz güzel insanların güzel bulduğumuz yazılarını paylaşacağım. Bugün bir ilk yazı olarak, merhum amcamın torununun eşi Psikiyatrist Doktor Defne Eraslan Öztürk’ün dünkü (25/07) Radikal gazetesinde yayınlanmış yazısını ilginç bulduğumdan paylaşmak istedim:

Temmuz’ları sevmem

Temmuz’ları sevmiyorum. 16 yıl önce, psikiyatri uzmanlık eğitimine başladıktan bir hafta sonra, babamın akciğer kanser olduğunu bir temmuz gününde öğrendim. 15 yıl önce 25 Temmuz günü de onu 52 yaşında kaybettim. Saçları bile beyazlamamıştı daha.

Babam Ziraat Mühendisiydi, annemle beraber devlette, bilimsel araştırmalar yapan bir kurumda çalışıyordu. Emeklilik yaşları çoktan gelmişti. Ama onlar artık bizlerde pek bulunmayan bir idealizmle işlerini seviyorlardı.

Çalıştığı yerin yönetiminden şikayetçilerdi, daha mutlu olacağını ve daha iyi hizmet vereceğini düşündüğü başka bir kuruma yönetici olarak geçmesi önerildiğinde kabul etti. Ama ilk yerdeki müdürünün bağlantıları iyiydi, onun geçiş isteğinden rahatsız oldu ve engelledi. Üzerine bir de ikisini birden ücra bir şehre sürdürdü ki emekli olsunlar, onun başını ağrıtmasınlar.

Emekli olmadılar. “Biz emekli olursak genç araştırmacılar umutsuzluğa kapılır” dediler, dava açtılar. Aylarca evde dava dilekçeleri yazılırken çalıştım ben uzmanlık sınavına.

Babama tanı konulmasından bir yıl önce, rastlantı eseri ona bir akciğer filmi çektirmiştim. Filmde ufacık bir bronş genişlemesi saptamışlar, “Önemli bir şey değildir ama bunu bir ara tomografiyle baktırsanız rahat edersiniz” demişlerdi. Sonra işyerinde bütün bu olaylar patladı. Her yerde tomografi yoktu o zamanlar, başhekim de müdürün hemşerisiydi, üniversiteye sevk vermedi. Onlar da sürgün sürecinde bu işin üzerine eğilemediler.

İşte bir temmuz günü, o bir yıl önceki bronş genişlemesinin aslında kanserin ilk belirtisi olduğunu öğrendik. Hiç sigara içmemiş babamı, tanı konulduğunda artık akciğer zarına atlamış, dolayısıyla ameliyat olma şansı kalmamış olan kanserden dolayı yitirdim.

15 yıl önce, korkunç Temmuz sıcaklarında babamın acısıyla boğuşurken, beni en çok zorlayan, “keşke” ler ve “acaba” lar oldu. Acaba sürülmese, mahkemelerde perişan olmasa kanser olur muydu? Acaba başhekim üniversitede tomografi yapılmasına izin vermiş olsa bir sene önce tümör ameliyat edilebilir miydi? Keşke emekli olsalardı da son sağlıklı senesini hep istediği gibi annemle gezerek geçirseydi. Keşke o bronş genişlemesinin üzerinde daha çok dursaydık. Keşke gereksiz yere kemoterapi almasaydı. Keşke torunlarını görebilseydi. Keşke onun saçları da arkadaşları gibi beyazlayabilseydi. Keşke…Acaba.. Keşke…

Çok zordu, üzüntüye dayanamayacağımı sandım. Babalarını genç yaşta kaybetmiş arkadaşlarıma defalarca “Bu acı gerçekten geçiyor mu” diye sorduğumu ve acının zamanla azaldığını söylediklerinde inanamadığımı anımsıyorum.

Gerçekten de zamanla, acı dayanılır bir hal aldı, tekrar mutlu olabilmeye başladım. “Erken yaşta kaybettim ama çok iyi bir babaydı”, “Gençti ama kardeşimin de benim de üniversiteyi bitirdiğimizi görebildi” dedim kendi kendime.. Zor olan babamın tanısının, sürüldüğü için, sevk edilmediği için gecikmiş olabileceği, ya da yaşadığı stres yüzünden kanser olmuş olabileceği fikrini hazmetmekti. Bir insanın yaptığı kötülükler nedeniyle onu kaybetmiş olabileceğimi düşündükçe çıldırıyordum. Sonunda “Bunların hiçbiri olmamış olsaydı da babam kanser olabilirdi ve ölebilirdi” diyebildiğim zaman, iyileşmeye başladım.

Bugün, hala onu özlüyorum. Ama hayatta birçok güzel bir şey yaşadığını düşünmeye, insan eliyle yaşadığı zorlukları da unutmaya çalışıyor, artık mümkün olduğunca “keşke” demiyorum.

Bugün, aynı kavurucu temmuz sıcağında, çok daha büyük bir acıyla sarsılan 32 aileyi düşünüyorum. Önlerindeki acılı günleri. Eminim ki onlar da benim gibi, binlerce kez, “keşke” ve “acaba” diyecekler. “Keşke en ortada durmasaydı eylemde” “Acaba gitme deseydim şimdi hayatta olur muydu” gibi sorularla bir yerden sonra belki baş edecekler. Ama onların, daha öğrenciyken ölen evlatları için “onu kaybettik ama şunları da görebildi” deme imkanları yok. Onların, gencecik, sapasağlam evlatlarının insan eliyle, bile bile öldürüldüğünü kabul etmeleri imkansız.

Şimdi onlara inanılmaz gelse de bir gün onlar da hayattaki güzellikleri arada sırada da olsa yeniden görebilmeye başlayacaklar. Ama hiç bir zaman, evlatları nın ölümü ile ilgili “keşke” lerini benim gibi tamamen bir kenara bırakabilme şansına sahip olmayacaklar. Kötü, çok kötü insanların eliyle, daha yaşanacak çok şeyleri varken ölen evlatlarının acısını arkada bırakıp devam etmekte çok zorlanacaklar, hepimiz zorlanacağız.

Ve onlar da benim gibi, Temmuz ayını bir daha hiç sevmeyecekler.

Defne Eraslan Öztürk

Reklam
Yasemin Tutal
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.