ALTIN 475,36
DOLAR 7,8304
EURO 9,2018
BIST 1.123
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İzmir 28 °C
Az Bulutlu

Tel Dolaptaki Karpuz -Artun Ünsal

25.07.2012
2.651
A+
A-


 

Kadiköy rıhtım boyunun şenlikli olduğu yaz günleriydi.  O zamanki  Hal, ardından  İtfaiye ,   şimdilerdeyse  Konservatuar  olan  binanın   sağına düşen  Adalar vapur iskelesinin yanındaki kıyıdan Yel değirmeni ile Haydarpaşa Garı arasındaki  koya her  çeşit mal taşıyan  irili ufaklı mavnalar yanaşırdı.  Boğaz Köprüleri daha yoktu. Sirkeci ve Kabataş’tan Üsküdar’a  araba vapurları işlerdi.

‘Karşı’ diye adlandırılan İstanbul yakasından,  Karadeniz  veya Marmara kıyılarından  aklınıza gelebilecek her tür navlunla Kadiköy rıhtım boyuna  yanaşıp   güvertedeki kalaslarıyla  kıyıya  köprü kuran mavnalarda bir telaş ki telaş.  Başlarını ve sırtlarını örten un çuvallarını kukuleta gibi takmış , uzun iç donları  dizlerine kadar sıvalı yalın ayak  hamallar, bunca yıl geçti  hâlâ gözlerimin önündeler:    Yüzleri  ve çıplak kolları un serpintilerinden bembeyaz, gün ışığında ortaya fırlamış hortlaklar gibi,  sırtlarına aldıkları  un çuvallarıyla  mavna  ambarlarından çıkar, sonra usta bir cambaz gibi  kalasın üzerinden geçip yüklerini  kıyıdaki atlı araba ya da külüstür kamyonlara atarlar, gene mavnaya yönelirlerdi .  Yuvalarına ağızları dolu girip boş çıkan çalışkan karıncalar gibiydiler.

Karpuz getiren mavnalarda ise karpuzlar kıyıya  bir deri bir kemik  vücudlarının üstü çıplak ya da yırtık fanilalı  çoğu gurbetçi ya da kente yeni göçmüş  yoksul yövmiyeciler  tarafından tek tek fırlatılır, kıyıdaki arkadaşları tarafından  tutulur, onlar da  bu karpuzları atlı araba ya da küçük kamyonların kasalarındaki istifçilere fırlatırdı. Bir çeşit imece.  Ama, bu iş de ustalık isterdi. Bir anlık dalgınlık ya da beceriksizlik,  maazallah yerde patlardı yakalanamayan karpuzcuklar. Kazazede karpuzlardan  kimilerine de nasip çıkardı. İnsanlar ya da sinekler, arılar fark etmez, üşüşürlerdi bu patlak ama şeker lezzetli bedava enkazlara…

Mavnaların yanıbaşında  çocuklar balık tutardı.  Yemlik  olarak,  kayalardan birkaç midye toplanır  ya da  lağımların  serbestçe  aktığı  kirli ama sığ sularda  taban kumunu  küçük bir kürekle deşip  solucana benzer  yassı kurtçuklar  çıkartılırdı.  Kirli denize  girmeye  cesaret edemiyenler  için  hazır kurtçuklar  satılırdı, yemyeşil yosunlara sarılı.  Beş on kuruşluk alırdık işte.  Kamışlı olta ne gezer? Bir mantar ya da tahta parçasına sarılı oltamızın  kurşununu  havada bir iki sallar denize fırlatırdık. Genellikle kaya balığı, ama arada bir  yavru  kefal   ya da iskorpit, artık o gün kısmetimize ne çıkarsa  bir şeyler tutar, kimini  etrafımıza toplanan  ve bir anlık dalgınlığımızı affetmeyip  bir iki balığı kovadan aşıran sokak kedilerine  ikram eder,  eğer  bir tavaya sığacak kadar tutmuşsak, doğru eve  yollanırdık.

Mavnalarla taşınan  karpuzlar  daha sonra  semt manavlarında , Kadiköy Çarşısı’nda ya da haftanın belli günlerinde değişik semtlerde kurulan  pazarların  tezgahlarında  karşımıza çıkardı. Kuşdili Çayırı’ndaki  Salı Pazarı da bunlardan biriydi.  Ortadan kesilmiş kıpkırmızı bir karpuzun yanında kırık dökük harflerle  ‘kesmece’ yazardı, garanti belgesi  niyetine… Bir de seyyar satıcılar  vardı. Kimi sırtındaki küfesinde taşıdığı , kimi de tekerlekli  tezgahına ya da at arabasına istiflediği  karpuzlarla sokak aralarını gezer durur, ‘garpuuz, gan gırmızı  garpuuz! ‘ diye çığırırdı.  Dar cepheli  üç dört katlı eski Kadiköy  evlerinde oturanlar,  pencere ya da balkonlarından  uzun bir ipe bağlı sepetlerini sarkıtır, tıpkı öteki seyyar satıcılarla olduğu gibi karpuz alış verişlerini  de zahmetsizce  yapabilirlerdi. Evden çıkmadan alış veriş ne büyük bir kolaylıktı. Hoş, şimdilerde , internet üzerinden siparişiniz veriyor, istediğinizi  kısa sürede kapınızda buluyorsunuz. Ama,  nerde o eskinin hamarat   ev hanımlarının her gün geçen seyyar esnafla  selamlaşmaları,  sıkı pazarlıkları, muhabbetleri, ‘ karpuz kabak çıktı, yoğurt  ekşi’ yakınmaları, ‘ pahalı buluyorsan başkasından al!’ diyip küsmeleri,  sonra  barışmaları;  nerde? Bir de sokaktaki boş bir arsa ya eski bir yangın evinin  harap bahçesinin bir köşesine  kondurulmuş derme çatma kulübemsi çadırlarda açılan mevsimlik  ‘karpuz sergileri’vardı.  Yerleri belli olduğu için, daha kaliteli karpuz satarlardı. Yoksa bir alan bir daha gelmezdi, mirim…Koca çekirdekli  kırmızı hatta sarı yerli karpuzlara bayılırdım ben. Anneannem Giritli Fatma hanım, o sulu karpuzların  çekirdeklerini  bile  atmaz, taze taze,  kavrulmuş kabak çekirdeği gibi afiyetle yerdi.

Şimdilerde  her mevsim domates, patlıcan, kabak bulunuyor, seracılık sağolsun. Soğukhava depolarında aylarca bekletildikten sonra  pazara sürülen  yerli  meyvalar gibi, muzdan ananasa, elma üzüme, hatta karpuza, ithalleri de var. Oysa, her şey mevsiminde lezzetlidir.’ Her şeyin bir mevsimi vardır’ derlerdi bize. Mesela, denize girmek için  bile karpuz kabuğunun suya düşmesi beklenirdi değil mi?

Arkadaşlarıla rıhtım boyuna balık tutmaya ya da yüzmeye  Moda Plajına giderdik. Gecikince  anneannem merak ederdi elbet. O zamanlarda cep telefonu yoktu ki,  ‘ Nerde kaldın yaramaz ?’ diye sorabilsin. Moda Plajı’na  giriş 75 kuruştu. Erkek ve kadınların kabinleri ayrıydı. Okapalı  bölüme ‘Kadınlar Hamamı ‘ derdik kıs kıs gülerek;  çocukluktan çıkıp  ergenliğe  girmişlerin karşı cinse  karşı bir tufan gibi artan  merakı  ve  saf   şehvetiyle. İlkokul beşi  henüz bitirmiş hayal gücümüz kulaç atardı Moda’nın derin ve serin  sularında… Benden yaşça büyük   yeğenlerimle birlikte olduğumuz zamanlarda ise , denize onların bir arkadaşlarının sandalından  girerdik, masrafsızca.  Gün boyu  yerimizde duramazdık. Sandaldan denize atlar çıkar, yüzerek, kumsalsız  plaja  kaçak girer,  ortasında  kalaslardan yapılmış  atlama kulesi ve daha alçaktaki  tramplenden  atlayıp  havada  birkaç taklak sonrası  suya bir ok gibi giren, az biraz  kasıntı ve de  çapkın havalı ağabeylerimizi hayranlıkla seyreder;  bir yandan da,  çevrede güneşlenen tek parça mayolu güzellere  uzaktan utangaç ve terbiyeli bakışlar atardık.   Biz tıfıllar da  hareketliydik hani . Sudan çıkar, Plaja komşu kayalara yapışık yaşayan iri midyelerden toplardık.  Sonra da kıyıda bir ateş yakar, üzerine bir teneke kapağı atar onun da üzerine  midyeleri  sıralıyıverirdik.  Sac  işlevini gören kızgın  teneke kapağında sularını akıta akıta  pişmeye başlayan  midyeler in kabukları tıslayarak kendiliğinden açılır, biz de  bir kabuk yardımıyla  içini  boşaltır ve üfleyerek ağzımıza atardık afiyetle. Kendin çıkar,kendin pişir tarzı;  ama gerçek bir korsan ziyafetti  bu tuzsuz ekmeksiz  midyeler .

Birkaç yıl sonra, gene böyle keyifli bir yaz günüydü. Bu kez,  Yoğurtçu Parkı’nın  kenarında  dere ağzından  kiralık bir sandal tutmuş, neşeyle kürek çeke çeke gitmiş Fener  açıklarına,  çapari oltalarımızı suya sallamıştık.  Kazara oltamıza  kurban olan minik bir kırlangıç  dışında pek bir şeyler tutamazsak da, mutluyduk. Sıcak güneşin altında pişiyorduk, içimiz kavruluyordu, ne gam. Eve  gecikeceğim ve anneannemden yine bir sürü azar işiteceğim de mutlaktı. Cânım  anneannem,  küçükken bana  emektar u Pfaff  kollu dikiş makinasıyla bayramlık kısa pantalonlar şık  gömlekler dikerdi.  Zeytinyağlı yemeklerin lezzetini  bana  ilk tattıran da ‘Giritli’ annennemdi.  Babası, annesi ve  beş erkek kardeşiyle birlikte  1900’lerin başında  iyice karışan Girit’teki  evlerini, koca çiftliklerini  tüm mallarını öylece bırakıp canlarını kurtarmak için bir gemiyle İstanbul’a kapağı attıklarında  bayağı zor günler geçirecektiler,  tüm ‘ gayrımübadiller ‘ gibi. 1924’te  iki ülke arasındaki anlaşmayla Yunanistan’dan gelen ‘mubadiller’ e  geldikleri yerlerdeki ev ve toprakları karşılığı  yeni yurtlarında  iyi kötü bir şeyler verilecekti. Ama bizimkilerin elinde  kısa zamanda suyunu çeken bir kaç aile mücevheri  ve altın liradan  başka bir şey yoktu.  Neyse, erkek kardeşleri  canla başla çalışarak  durumlarını düzeltirken, mavi gözlü sarışın güzel  Fatme’nin de yine Girit kökenli  bir askeri doktor  talibi çıkacak, evleneceklerdi.  Ben ortanca kızlarının çocuğuydum. Kendi, kızları ve  benden önce ve sonraki  iki torunu sarışın ya da kumral  mavi veya yeşil gözlü  olduğu için,  tek esmer  torunu bana  ‘Arabikom’  (Arabım) derdi olanca sevecenliğinle. Annemin sağlık sorunları vardı, zaman zaman hastaneye yatıyordu. Bu yüzden,  yanında sıklıkla kaldığım anneannemin bende hakkı çoktu. Onu öyle severdim ki, biricik annem bile kıskanabilirdi. Yemeğe  her oturduğumuzda, Rumca  hadi  ye ye  derdi, “ Faye , faye!” Tabağım  boşaldı mı, daha koyar , “ Faye , akoma ! “ der  başarılı olamazsa şantaja başlardı: “Namekro filisi”,  ölümü gör yani… Her ana gibi yemez, yedirirdi,bazen de zorla. Türkçeyi sonradan öğrenen  bir çok Giritli göçmen  gibi, kızlarıyla bile Rumca konuşurdu çoklukla. Ben de çatpat Rumcayı ondan öğrenmiştim. Rumca da anlaştığı tek torunuydum kısacası.  Anneannemle  aramızdaki  karşılıklı  sevginin encamını nasıl anlatabilirim ki.  Onu ne kadar kızdırsam da, yaramazlıklarımla usandırsam da, ne bir  beddua yada kötü söz, ne bir fiske ne de bir tokat. Yok öyle bir şey.

Her neyse, bu yaz  da  yeni taşındığı , Rıhtıma inen Misak-i Milli Sokağı’ndaki  ilkokulun hizasında  üçkatlı bir binada  kiracı oturan  anneannemle birlikteydim. Annem ve babamdan bir süre uzak kaldığım, ama  bolca şımartıldığım bir ortamdı.

Kalamış-Fenerbahçe arası sandalla balık tutma sefamız uzamış, akşam olmuş ,gecikmiştim. Merak ve endişe ile  bekleyen  anneannemin  beni sağ salim karşısında görünce sevindiğini pek  belli etmeden, “ –Bıktım senden, beni  hep korkutuyorsun başına bir şey mi geldi diye. Sana bir şey olursa annene babana ne hesap vereceğim  ?”  diyeceğini tahmin edebiliyordum ama.   Zile basmadan, kapıyı anahtarımla usulca açtım.  Ses yok. Hayret,  o saatte evde değildi . Herhalde  bir komşusuna gitmişti. Ben ondan önce evdeydim ya, kurtulmuştum,  her zamanki gibi önce dalga dalga gelecek sonra yatışacak ve yanağından bir iki  sıcak öpücükle aramızda tatlıya bağlanacak,  serzenişlerinden. Doğru mutfağa gittim. O zamanlar her evde buzdolabı ne gezer, doğru üzerinde ahşap kapağı , tülbent örtülü altında musluklu küpe yöneldim.  Bardağıma doldurduğum suyu  çölün ortasındaki  vahaya nihayet ulaşan bir bedevi gibi kana kana içtim. Öyle susamıştım ki. Sonra tel dolabına geldim.  Bir tabak  zeytinyağlı biber dolması vardı.  Hemen bir kaçını üplettim. Nefis! O da ne, kocaman bir karpuzun yarısı bana göz ediyor. Bir dilim kesip , dişlerimle saldırdım. Ve bir dilim daha, bir dilim daha… Ortada karpuzun sadece kabukları kalmıştı. Ağzımın tadı yerine gelmiş, susuzluğumu gidermiştim. Gel keyfim gel.  İçeriye geçtim, o sıralarda okumakta olduğum kitabımın kapağını açtım ve okumaya başladım. Televizyonun Türkiye’ye  henüz gelmediği, bilgisayar ve bilgisayar oyunlarının, internetin doğmadığı o günlerde;  romandan öyküye,dergiden gazeteye , ne bulursak okumak, eğlenmek ve de öğrenmek için  tek  sığınağımızdı. Ve şimdilerde daha iyi anlıyorum, iyi ki öyleydi .

Zil çaldı. Anneannemdi. Beni evde görünce  yüzü daha da  güldü.  Okumama devam ettim. Hava sıcak ya,  o da  mutfağa girdi , bir su içip soğuk bir şeyler yemek için.  Derken, yanıma geldi. Mahçup,  mahçup, “- Bana hiç karpuz bırakmamışsın… “ dedi usulca.  Sadece, bir cümlecik. Bağırma yok, azar yok. Öylesine  utandım ki, tarifsiz. En sevdiklerimizi  bile unutturan bencil ergenlikten birden başkalarını da düşünmeyi akıl eden   ‘delikanlılığa’  geçişim  böyle başlıyacaktı.  Bir dilim karpuza esir olan bencilliğimden  anneannemin  müşfik siteminin daha da artırdığı  derin utanma duygusuyla baş başa kalmıştım artık. Oysa, her zaman sevecen anneannem  için bu olay,  bencilliğime hafif içerlese de,  o kadar önemli değildi. . Sevgili torunu için o canını bile feda ederdi,  bir dilim karpuz ney di ki. Belki. Ama,  o hafif sitemli  cümlecikten öyle büyük bir ders alacaktım  ki…

Ahh, güzel Fatme’m , kızlarını sağ kaşını hafif havaya kaldırıp mum gibi terbiye etmiş  olan  deniz mavisi gözlü anneannem . Yıllar sonra , Fransa’da okurken tatilde onu Feneryolu’nda   bu kez ömründe ilk kez sahip olduğu kendi evinde ziyarete geldiğimde, çıkarken elime  bir gün önce aldığı üç aylık dul maaşından 100 lirayı zorla , yeminle sıkıştıran anneannem.  Yine  yıllar sonra , hafızasını yitirmesine neden olan ağır  şeker hastalığı  yüzünden   Adana’daki   teyzemin evinde son günlerini  geçirdiğinde de onu  görmeye  gidecektim.  Artık hiçbir şeyi anımsamıyor  ne de bir şeyden  anlıyordu.  Yeni doğmuş bir bebekten daha çaresiz, iyice buruşmuş yüzünde binlerce yıllık  bir  keder vardı  sanki.  ‘Yayamu’ ,anneannem,Giritli  güzel Fatme’m suskundu. Mecalsizdi. ‘Bırakın, gideyim dercesine’… “ Kulağına seslendiler , “ Bak, kim gelmiş !” dediler”.  Acaba, beni  tanıdı mı, pek bilemiyorum. Ama, adımı işitince, yüzüne belli belirsiz bir aydınlanmanın geldiğini   ve ürkek dudaklarında  hafif  bir gülümseme doğduğunu  görecektim . O anı unutamam. Tıpkı,   bir dilim karpuza esir olan densizliğimin  yıllardır  geçmeyen  utancını yaşadığım an  gibi.

Artun ÜNSAL

Yemek ve Kültür Dergisi’nde,  İlkbahar 2012, sayı 28, s.4-7,  yayımlanmıştır.

 

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. lemis dedi ki:

    sanki cocuklugumu yeniden yasadim ..o guzel gunlerini Rihtimin,muhtesem gunbatimini ,martlarla iskeleye yanasan vapurlari,mavnalari,torik izgaralarini,gumus baliklarinin rihtim caddesinde kayalara vurusundaki heyecanimizi ,masa ortusu ile gumus toplamamizi,babamin 42 yil emek verdigi Haydarpasayi,gar lokantasindaki keyfi,yan komsumuz Celal Sahin in ailesinin istegi uzerine zorla gidip universiteyi bitirdigini diplomayi atip onl;erine gene sahneye ciktigini,Havrayi ve yanindaki firini,simdilerde azinlik sayilan ilkokul arkadaslarimi,moda kadinlar plajini,fenerbahcedeki TCDD kampini,ilk yenen sosisli domates sulu sandovicleri,bahardaki yesilin hiyarin domatesin nanenin Kadikoy carsisindaki cezbedici kokusunu,bir de rumlarin rihtimdaki meyhanelerini o meyhanelerdeki tum tanidiklarin birbirine ve cevreye olan saygilarini..bakkal Yorgo nun kasap Mustafanin cocuklara karsi guzel davranislarini..daha neler neler …sanki 150-200 yil yasamisim gibi geliyor dogup buyudugum yerlere gittigimdeki yabancilasma duygum alabildigine derin.
    daha yazacak cok ama pek cok insani sey var ama ne garip kirdilar kolumuzu yazmak bir an yazmamak daha iyi..
    Artun bey sizin tum uretimlerinize ve size saygilar….
    D.Lemis Saran