ALTIN 476,82
DOLAR 7,8257
EURO 9,2019
BIST 1.123
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İzmir 28 °C
Az Bulutlu

Sevgiye Dair…Zeki Kıvrak

26.04.2013
2.129
A+
A-

Çocukluğumdan bu yana, sevgi konusunda bana özgü olduğunu düşündüğüm, zaman zaman üzerinde kafa yorduğum, geliştirmeye çalıştığım tezlerim var. Bu tezlerimi tüm yönleri ile açıklayabilecek bilgi donatımım ve daha da önemlisi açık yüreklilikle bunları tartışabilecek cesaretim yok. Ne var ki, konuyu ucundan da olsa tartışabilecek dost ve ortam arayışını her zaman sürdürmüşümdür. Bu amaçla bugün, konuya ilgi duyabileceklerin, düşüncelerini tetikleybilecek, itekleyebilecek bir iki olay anlatmak istiyorum.
2000 li yılların başları. Baltimore yakınlarında çalıştığım şirkette yaşam monoton biçimde sürüp giderken, başkalarına son derece normal gelebilecek, ama benim çok garipsediğim bir olay oldu. Bütün çalıştığım iş yerleri gibi burası da modern bir tornacı dükkanıydı. Her ne kadar uçak parçaları yapıyor olsak ta, sonuçta yağlı, kirli, paslı, kokulu, havasız, güneş ışığının yolunu zorlukla bulabildiği bir ortam işte.

Çok ama çok güzel bir kız işe başladı. Yaz tatilinde para biriktirmek için çalışmak istemiş. Elleri yağlar paslar içinde harıl harıl çalışıyor. Türkiye’de hanımların mekanik imalat atölyelerinde çalışması hala pek normal sayılmaz. Böylesine, kelimenin tam anlamı ile manken benzeri güzellikte bir kızın, tornacı olarak çalışması ilgimi çekti. Birkaç gün sonra, biraz da Türk merakı ile sorguladım:
“-Hayırdır Donna?”
“-Yaz tatilinde para kazanmak istedim, öğrenciyim”
“-Ne okuyorsun?”
“-Mortician”
“-???”
Mortician’ın kelime anlamını biraz sorgulama ile öğrendim. Güzellik uzmanı “beautician” ile “mort”, “mortuary” (ölüm, ölümle ilgili) kelimelerinden türetilmiş bir sözcük. Evet, doğru “ölü güzelleştirici”. Kızcağız “mortician” eğitimi alıyor, okulu bitirmesine bir yılı kalmış.

Birkaç gün sonra dayanamadım tekrar gittim kızın yanına:
“-Ne alaka?. Senin kadar güzel bir kız nasıl olur da böyle bir meslek seçer, üstelik bu kadar genç bir yaşta. Niye doktorluğu, haydi o biraz zor, mesela hemşireliği seçmez?”
O mükemmel güzelliğin ardında bir hüzün vardı. Sorgulamaya utandığım, hiç anlayamadığım ve hiçbir zaman da anlayamayacağım bir hüzün. O hüznün ilk kez birazcık aralandığını, kızın ilk defa gülümsediğini gördüm.
“-Ben de aynen öyle yapmıştım.” Dedi. “ Liseden sonra hemşirelik okuluna başladım” .
İçtenlikle anlatmaya başladı:
“-Başlangıçta her şey normaldi. Derslerin telaşından hiçbir şeyin farkında değildim, üçüncü sınıfa kadar da her şey güzel devam etti. Üçüncü sınıfta yavaştan klinik stajları, hastalarla ilgilenme faslı başladı. Galiba tam bu aşamada yapmamam gereken bir şey yaptım. Ben sıcakkanlı bir insanım. Hastalarımla aramda duygusal bağlar oluşmaya başladı. Yaşlı, çocuk, kadın, erkek hepsini insan olarak çok seviyordum ve bu insanlar için bir şeyler yapmaya çabalıyordum. Ama bu insanların bazıları çekip gidiyorlardı, bu dünyayı terkediyorlardı. Düşünsene, uğraş, didin, tam bir şeyler yaptım, bir şeyler ortaya çıkardım derken o üzerine titrediğin hasta, seni yüz üstü bırakmış ve gitmiş. Ölüler hiç olmazsa insanı hayal kırıklığına uğratmıyorlar. En başından bir ölü ile uğraştığını biliyorsun, onun gideceğini biliyorsun…”
Bu konuşma bana biraz ağır geldi. Ağır geldi derken aslında Donna’yı tam da anlayamamıştım, söyledikleri biraz üst düzey felsefeye benziyordu. Gündelik telaşıma dönüvermişim. Onu unuttum.

Aradan yıllar geçti. Oldum olası sabahları çok erken işe başlarım. Güneş nadiren üzerime doğar. Alacakaranlık bir bahar sabahı, kuşlar cıvıldaşmaya yeni başlamış, ağaçlar arasında geyiklerin, tavşanların koşuşturduğu bir köy yolundan işime gidiyorum. Kulağım radyodaki bir talkshow ‘a takıldı. İnsanlar telefon ediyorlar ve tartışılan konu üzerinde düşüncelerini söylüyorlardı. Konu “Sizce sevgi nedir?”:
“-Alo önce kendinizi tanıtın lütfen..”
Telefondaki ses Donna’nın sesi kadar hüzünlü değildi. Kendinden çok emin, berrak, kararlı ve çok ciddi bir sevecen tonla konuşmaya başladı:
“Ben” dedi “Hemşireyim. Bir çocuk hastanesinde çalışıyorum. Hastalarımın tamamı terminal, kanser hastası çocuklar. Hepsini çok seviyorum. Üzerlerinde titriyorum. Onlar için elimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorum, üzerlerinde titriyorum. Ama onlar günü geldiklerinde, birer birer, terk edip gidiyorlar. Benim sevgi tanımım da işte bu. Sevgi, sevdiğin kişilerin seni bırakıp gitmelerine izin vermektir…”
“-…?”

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.