ALTIN 526,44
DOLAR 9,2620
EURO 10,7921
BIST 1.410
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İzmir 22 °C
Gök Gürültülü

Otogarlar da sanki bir “Ayrılık Çeşmesi”- Artun Ünsal

29.11.2012
1.429
A+
A-

Çok uzun mesafeler söz konusu olmadıkça uçakla yolculuğu pek sevmem. Hayatın akışını karada daha çok fark ederiz çünkü. Uçaktaki gibi sadece bulutlar üstünde birlikte seyahat ettiklerinizle değil, yollarda karşılaştıklarınızla da paylaşırsınız gördüklerinizi, hissettiklerinizi.

Bir köyün yakınından geçersiniz, harman kaldıran çiftçilerin terinden sizler de ıslanırsınız sanki, boğazınız kurur susuzluktan. Gözünüz kavruk bir çocuğa bir çocuğa takılır belki de… Gecenin karanlığında ilerlerken birden yolun kenarında yıkılmış evlerle karşılaşırsınız, can derdiyle sağa sola kaçışan, yakınlarını arayan insanlarla.

17 Ağustos 1999 depreminde örneğin, bir gece otobüsünde olduğumuz için önce bir şey fark etmedik. Ama saat üç gibi Yalova’ya varınca tüylerimiz ürperdi aniden. Sabah ışıklarından öğleye dek Körfezi dolandık; yıkılmış , çökmüş , duvarları çatlamış binaların ve caddelerde birikmiş çaresiz insanların yakınından geçerek.
Bu arada İstanbul’daki yakınlarımızı da aradık cep telefonlarıyla, yüreğimiz küt küt ederek… Avcılar bölgesi dışında İstanbul pek etkilenmemişti. Ama, çevrede yaşananlar, gördüklerimiz, duyduklarımız korkunçtu !

Aylar boyu, İzmit ve Sakarya civarından gece geçerken cılız bir ışığın aydınlattığı çadır ve konteynerlerde yaşamak zorunda kalanların acılarını, sıkıntılarını yüreğimin derinliklerinde hissedecektim. Depremde evi sağlam kalmış biri olarak, adeta suçluluk duyarak.
Her zaman bir doğa felaketine rastlayacak değiliz, şükürler olsun. Mesela, bir başka seferde yol üzerinde neşeli düğün alaylarını, damat ve gelini görünce herkesin içi ısınmaz mıydı ? Gene yol üstünde tarlalarından toplayıp getirdikleri ürünlerini satanlarla az pazarlık çokça muhabbetin tadından geçilmez değil mi? Hele, yolda mola verilen otogarlar ya da dinlenme tesislerinde , yanaşan her otobüsten çıkan insanların giyimlerinden yürüyüşlerine, çay içişlerine ya da yemek yemelerine, her birinin ne kadar farklı olduğunu hemen fark edersiniz zaten. Bir elinde haşarı çocuğu kolunda bebeği tuvalete seğirten kadınların telaşını, sevgilisine veda eden mahcup genç kızın ürkek bakışını, kulağında I-Podunabağlı kulaklığı müzik dinleyen üniversite öğrencisinin kimseye metelik vermeyen bencil duruşunu, emekli memur ve eşinin birbirleriyle hiç konuşmadan uzun yılların verdiği alışkanlığı keyifle paylaşmalarını çaktırmadan gözlersiniz, belki de kıskanarak . Her birinin konumu, amacı farklı insanların bir süreliğine beraber oldukları ya da yollarının kesiştiği ortamlarda ister istemez yaptığımız gözlemler. Bir çeşit, yaşam röntgenciliği işte…

Özel arabam yok ya, eğer bir arkadaşımınkinde seyahat etmiyorsam, elbette otobüsü tercih ederim; eğer zor gelmiyorsa treni de. Yaz sonlarında kara yoluyla yolculuk daha keyiflidir, mesela Bodrum- Çanakkale hattında. Ege ve Akdeniz’in kimi zaman dayanılmaz sıcağı hafifler, turistler azalır, yöre insanı tüm renkleriyle sanki yeniden ortaya çıkar. Bu kez, saat dokuz arabasıyla Bodrum’dan önce İzmir’e oradan bir başka otobüsle Edremit’e doğru yolculuk yapacağım. Saatler sürse de seferimiz oldukça rahat geçecek, eminim. Kısa bir aramadan sonra yerimi buldum. Pencere kenarındaki saçlarını “apaçi” tarzı kestirmiş ama Doğulu olduğu hemen belli olan sevimli delikanlı “-Buyur dayı” dedi. Nedense, kırsallıktan kentliliğe yönelirken dayı, amca, baba demeyi de hiç ihmal etmiyoruz birilerini selamlarken, diye düşündüm bir an için. Gülümsemeli bir merhabayla boş koltuğa geçtim. Otobüsümüzün vakti geldi, hareket etti. Ben gazeteme daldım, genç komşum da pencereden dışarıyı seyretmeye.

İlk mola Milas’ta. Otobüs Otogara girince, yolcuların çoğu büfelere, dükkânlara ya da tuvalete yöneldi. Ben de tiryakiyim ya, meydanda gezinerek pipomu tellendirmeye başladım bile. Milas otogarında bayraklı, davul zurnalı bir kalabalık. Bizim otobüsün yanına yaklaştılar bu arada. Oğullarını askere uğurlayan bir aile ve yakınları olmalı. Arkadaşlarının bir an bile yalnız bırakmadığı asker adayı, ailesinden dostlarından ayrılmak zorunda kalmanın ve yepyeni bir ortama doğru yollanmanın şaşkınlığı içinde. Akrabalarının yakındaki köylerin deki bahçelerden kopardıkları çiçeklerlerden bir buket var gencin elinde. Çevre köylü Romanların çaldığı davul ve zurnanın eşliğinde son bir defa daha harmandalı oynanıyor, kadınlar ve erkekler birlikte. Otogardaki kimi yolcular da katılıyor harmandalına. Askere gidecek gencin akranları onu omuzlarına alıyorlar zaman zaman. O da elindeki çiçek buketini düşürmemeye çalışıyor. Herkes neşeli, ama asker anası olmalı, o başı örtülü kadın biraz tedirgin gözüküyor. Haksız mı? Otobüsünün hareket saati geldi, İzmir yolcuları kalmasın! Yerime geçiyor ve pencereden dışarıya bakıyorum. Davul zurna sustu, harmandalı kesildi. Akrabaları, arkadaşları genci bir kez daha omuzlarına aldılar, otobüsün kapısı önünde yere bıraktılar. O da otobüse binmeden önce elindeki buketi onlara atıyor, evlenen bir genç kızın arkadaşlarına şans getirsin diye fırlattığı düğün buketi gibi…

Davul zurna yeniden çalmaya başladı, ellerdeki bayraklar sallanıyor. Gencecik asker adayının arkadaşları bir türlü onu bırakmıyorlar, sarılıyorlar, sırtına vuruyorlar habire, şakaların bini bir para. Öylesine tatlı bir şamata yani. Yanımdaki genç , ağır abi pozunda, “ –Bunlar çocuk” diyor.Oysa kendi de daha 17 yaşında. Yolculuğumuzun başında söylemişti. Aslen Ağrı’ymış, Bodrum’da komilik, garsonluk yapıyormuş bir lokantada. Söke’de oturan ablasını ziyarete gidiyordu; birkaç gün kalıp yeniden Bodrum’a dönecekti. Önce Söke’ye Doğu’dan pamuk işçisi olarak gelmişler sonra da kalıp yerleşmişlerdi. Doğru, askere giden genç çocuk sayılırdı. Ama yanımdaki gencin yaşı ondan daha küçüktü. Asıl sormadım, soramadım ona, kendini nasıl hissediyordu Batı’ya yerleşmiş bir Kürt genci olarak. Milas’lı çocuk acemilik döneminden sonra büyük bir olasılıkla Doğu’ya ya da Güneydoğu’ya gönderilecekti. Anasının tedirginliği bu yüzden daha da artıyordu. Ağrılı da askere alındığında Batı’da görev yapacaktı. Bu ortamda zor iş yani. Boşuna akan bu kardeş kanlar ne zaman duracak? Birden duygusallaşıyorum, gözüm yaşarıyor, herkese barış ve sevgi diliyorum içimden. Bu arada, asker adayı da alkışlar, son el öpmeler ve sarılmalardan sonra nihayet otobüse binebildi. Kalktık, anayola doğru yönelirken yol kenarına dizili araçlar gözüme çarptı. Delikanlı, ailesi, arkadaşları ve davul zurnacıları köylerinden otogara taşıyan otomobiller ve minübüsler olmalıydı.

Birden aklıma İstanbul’un çeşitli semtlerindeki “Ayrılık Çeşmeleri” geldi. Osmanlı döneminde savaşa giden ordular, Hacca giden kafileler, ayrıca Anadolu’ya görevli giden vezirlerin de dualarla uğurlandığı, bu insanların aylarca sürecek yolculukları öncesinde toplaştıkları, aileleri ve yakınlarıyla son bir kez vedalaşıp helalleştikleri bir alanda bulunan mescit -çeşmeler geldi. Gidenlerin bir yudum su içtikten sonra su kaplarını, testilerini ya da deri su tulumlarını doldurup kervan yoluna yoluna düştükleri, geride kalanların ise onların ardından göz yaşlarıyla ile tas tas su dökerek dualar ettikleri ve daha şimdiden hasretiyle dolan bu çeşmeler… Söz gelimi, Kadiköy’de şimdilerde Marmararay ve Anadoluray’ın birleştiği noktada bulunan ve Ayrılık Çeşmesi olarak bilinen tarihi çeşmenin 17. Yüzyılın başında, 1638’de IV. Murat’ın ordusunun Bağdat seferine İbrahim Ağa çayırında toplanıp çıkmasından bu yana bu adla anılageldiğini anımsıyorum. Tıpkı, gene Kadiköy’de bu kez Feneryolu ‘nda bulunan “Selâm Çeşmesi”, halkın dilinde Selami Çeşme olsa bile, bu kez bu uzun yolculuklardan dönen asker veya hacıların karşılanmasına ve yeniden yakınlarına kavuşmalarına sahne olacaktı. Günümüzde, buluşmalar gibi, ayrılıkların da başlama noktası Otogarlar ve havaalanları, askerler ve hacılar için bir çeşit ayrılık çeşmesi işlevi görüyor değil mi?

Gündüz otobüsü ya, inen binen çok olur. Söke’ye gelince yanımdaki genç indi, “Hayırlı yolculuk” diyerek. Oradan Aydın’a da uğradık. Mola’da gözüme ilişti asker adayına. Milas’taki gürültülü, neşeli ve buruk vedadan sonra artık tek başına kalmıştı. Şaşkınlığının yerini derin bir sessizlik ve düşünce almıştı. Sonra ver elini İzmir, otobüs otoyolda adeta akıyordu…
İzmir otogarı Milas’ınkine oranla dev gibi kalıyor. İçine giren çıkan otobüsün haddi hesabı yok. İçeri yazıhanelerin olduğu bölüme gidip Edremit biletini aldım. Elimdeki bilete bakarak peron numarasını bulup, kendimi güvenceye aldım. Otobüsüm daha gelmemişti. Bir ayran içip pipomu yaktım bir köşede. Burada da askere giden gençler, aileleri ve elleri bayraklı arkadaşları vardı onları uğurlamaya gelen. Bunlardan ikisi bizim otobüsün yolcusuydu. Yakınlarıyla son bir kez daha vedalaştıktan sonra perona girmiş olan otobüsteki yerlerini aldılar. Ama camların gerisinden sessiz bir diyalog sürüyordu. Onlar ellerini kollarını son kez sallarken, anaları, babaları ,kardeşleri göz yaşına boğuluyor, geride kalan arkadaşları ise ellerindeki bayrakları sallayarak “ En büyük asker bizim asker!” diye onları teşyi ediyorlardı.

Şoför otobüsü yavaşça hareket ettirdi. İki genci uğurlayanlar arasında iki başörtülü kadın ön plandaydı. Hele bir tanesi: Bereket tanrıçasını andıran koca göğüsleri şalvarlarına dek sarkıyordu. “ –Oğlum benim, oğlum benim !” diye inliyordu. İlk kez mi ayrılıyordu oğulcuğundan, belki… Kasketli babası onu teselli etmeye uğraşıyordu, karısını birlikte yaptıkları çocuğun anasını, belki ilk kez herkesin önünde yanağından öperek. Bakıyorum, otogardaki yolcuların çoğu pek umursamıyor bu acıklı vedayı. Herkesin işi acelesi var büyük kentte. Yüze yakın otobüs peronu olan Otogarı de niye farklı olsun ki ? Öteki gencin anası da hıçkırıyor, hıçkırıyor. Askerlik kolay değil ki şimdilerde. Sağ salim evine dönecek mi, kim bilebilir ki ? İki delikanlı camdan son kez yakınlarını selamladılar. Hiç göstermiyorlar, ama bunlar da ana kuzusu. Kışlaya varır varmaz akşam ilk telefonlarını edecekler evlerine.”Anne!” diyecek “annem ! “ diyecek. Babası, ağabeyleri, kardeşleri soracak anasına , “-O mu arıyor ?” diye. “En büyük asker”in, asker ocağındaki ilk gecesi nasıl geçer ki ?

Öğle sıcağı yavaştan bastırıyor. Bereket otobüsteki havalandırma iyi işliyor. Otobüs gidiyor Bornova üzerinden Edremit’e sonra da Çanakkale’ye. Benim anacığımın mezarı da Bornova’da , uzaktan bir “El Fatiha” gönderebiliyorum ancak. Ben bir başka otobüsteyim zaten; yaşlandım. Bu gün çok sevdiğim bir dostumu ziyarete gidiyorum; ama er veya geç, sonunda gideceğim yer, iyi kötü belli. Peki, askere giden “bu çocuklar” ya da dağa çıkanlar, nereye gidecekler, biliyorlar mı, bilebilirler mi? Bitmeyen, sonu olmayan yollarda heba mı olacak bunca can? Televizyonda ve gazete haberlerinde nerdeyse kanıksamaya başladık bu ülkenin gençlerinin vakitsiz ölümlerini. Ölenlerin aileleri dışında. “Rüyalarıma gel, [beni] yalnız bırakma oğlum” diye haykırıyordu geçenlerde bir şehidin halası. Kendinizi onun yerine koyun, daha iyi anlarsınız…

Yaşamın anlamını, her insanın değerini unutuyoruz, yavaşça ve acımasızca. Oysa, otogarlarda karşılaştığımız Egeli ya da Doğulu veya başka bölgelerden, tüm bu “çocuklar”, kim ve nereli olurlarsa olsun, hepimizin çocukları. Karşılıklı güven ve barışa bu hasret, anaların bu tedirginliği daha ne kadar sürecek? Bize artık ” Ayrılık Çeşmeleri” nin sancılı vedaları değil, “Selâm Çeşmeleri”nin kavuşma coşkusu gerek…

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.