ALTIN 768,80
DOLAR 13,4511
EURO 15,3077
BIST 1.857
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İzmir 19 °C
Hafif Sağanak

Mezar Taşları ve Tapu…Zeki KIVRAK

13.12.2014
1.606
A+
A-

Jean François Champollion 23 Aralık 1790 ‘da doğdu. 20 yaşına geldiğinde anadili Fransızca’ya ek olarak Latince, Arapça, Farsça dahil 12 dil daha konuşabiliyordu. Eski Mısır yazısı, hiyeroglife ilgi duydu. 1822 yılında Napolyon’un da yardımı ile Mısır’a zorlu bir yolculuk yaparak Rosetta Stone denilen, Koptik, Yunanca ve Hiyeroglif, üç ayrı dilde yazılmış kitabeyi, yani mezar taşını inceledi.
Uzun çalışmalar sonucu, Kral Ptolemy ve Kraliçe Kleopatra isimlerini deşifre ederek bu alfabeyi çözdü. Bir üniversitenin eski Mısır dilleri bölümünde öğretim üyesi olan bu sıradan bilim adamı, dünya tarihinin en unutulmazları arasında yerini aldı.
Bir başka sıradan ama hevesli bilimadamı, Danimarkalı Vilhelm Ludwig Peter Thomsen 25 Ocak 1842 de doğdu. Macarca, Fince, Almanca ve Yunanca gibi pek çok dil öğrendi. 1893 yılında, Güney Sibirya’daki kitabeleri çözerek dünyanın en büyük dilbilimcileri arasına girdi. Thomsen’in okumayı başardığı bu kitabeler, taa 1721 yılında keşfedilmiş Kırgız Mezar taşlarıydı. Türkçenin bilinen en eski yazılı örnekleriydi.
Yukarıda verilen her iki örnek te, birisi kendi tarihimiz olmak üzere, binlerce yıl öncesinin tarihine ışık tutan müthiş keşiflerin heyecan verici öyküleridir.
1997 yılında ABD de ev alırken, Tapu kavramını anlamaya çalışmıştım. Öyle ya, uğraşıyorsunuz, didiniyorsunuz, alnınızın terini biriktiriyorsunuz, sonra bu birikimlerinizin tamamını bir kağıt parçasına yatırıyorsunuz. O kağıt parçası, size bir araziyi kullanım hakkı tanıyor.
Görünüşte çok normal ve sıradan gibi görünen konuyu derinine düşündükçe çok ilginç bulmuştum. Öncelikle o mülkün kullanım hakkını size veren kim? Bu hakkı size verme yetkisini nasıl, nereden almış?
Sonuçta eğer inançlı iseniz, o mülk tartışmasız biçimde Allah’ın. İnançlı değilseniz, mülk tabiat ananın bir parçası. Nasıl olmuş ta tarihin akışı içerisinde orası bir şekilde yaratılanlar veya tabiat ananın evlatları tarafından sahiplenilmiş?
Bu noktada felsefeye yavaştan bir giriş yapma zorunluluğu hissediyorsunuz. Mülk, devlet kavramlarını bir başka gözle anlamaya çalışıyorsunuz. Ama bu yazının konusu bu değil.
Satın alım işlemleri esnasında yüzlerce sayfalık dökümanların arasından bir belge dikkatimi çekti: “Tapu Sigortası” Yaklaşık bin dolar civarında bir prim karşılığı Tapu sicil kayıtlarında bir pürüz çıkması durumunda yatırdığınız para garanti ediliyor. Olur ya, yüz sene önce aynı araziyi birisi almıştır, kayıtlarda görünmemiştir, sonra elinde bir belge ile çıkar gelir. Nitekim, hem Türkiye’de hem de eski Osmanlı egemenliğindeki ülkelerde benzeri problemlerle karşılaşılabiliyor.
Tapu kayıtlarının ne kadar geriye gidebildiğini bu vesile ile sorgulamış oldum: kayıt doğrulamaları yaklaşık 350 seneye, taa İngiliz kralı 2. George dönemine uzanabiliyormuş.
Bizdeki kayıtlar ise herhalde Cumhuriyet döneminden daha eski değil. Daha eskiye uzanan kayıtlar varsa da bunları ne okuyabilecek uzman var ne de değerlendirebilecek hukuki merci.
Bu nedenle de ülkemizde karşılaşılan en ağır yolsuzluklar, tapu ile ilgili olanlardır: yağmalanan topraklar, azınlıklara ait mülkler, devletten çalınan araziler orman alanları vesaire.
Daha önce, özellikle Lviv izlenimleri yazımda belirtmiştim, tekrarlıyorum. Bizi çağa bağlayan, çağı yakalamamızdaki en önemli etkenlerden birisi 1928 harf devrimidir. Eğer latin harflerini benimsemeseydik, teknolojik birikimden faydalanmamız mümkün değildi, buna yürekten inanıyorum..
Ancak bu devrimin bedeli de çok büyük olmuştur, hem geçmiş kültürümüzden hem de içinde yaşadığımız coğrafyadan ciddi anlamda bir kopuşa yol açmıştır.
Şimdilerde sürdürülen Osmanlıca tartışmalarına da ön yargısız olarak bu gözlüklerle bakılmalıdır.
Bu, her türlü siyasi tartışmanın dışında bir konudur. Hem kültürümüzle hem de kürtler ve iranlılar dahil bölge insanları ile barışma zamanı gelmiştir.
Hükümete atfedilen art niyet iddialarını haklı görmek mümkün değildir, çünkü bu mümkün değildir. Bilgi birikimini, cumhuriyet dönemi kültür birikimini Latin alfabesine yatırmış bir ülkenin herşeyi tekrar bir kalemde silip çöpe atması kesinlikle olası değildir.
Ama batı dillerine gösterilen özenin yarısı kadar bir ilgi, hem geçmişimize hem de çok zengin ve yepyeni bir kültürel dünyaya yeni pencereler açacaktır.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 2 YORUM
  1. Işık Emre dedi ki:

    Çok güzel,derinlemesine düşünülmüş, mantıklı araştırmalara
    dayandırılmış, üzerinde konuşulması gereken bir yazı, sizi kutluyorum.

  2. Zeki KIVRAK dedi ki:

    tesekkur ederim zk