ALTIN 458,62
DOLAR 7,6604
EURO 8,9115
BIST 1.124
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İzmir 27 °C
Parçalı Bulutlu

“Dur , Seni Tanıyalım Önce !” – Artun Ünsal

04.12.2012
1.506
A+
A-

Bir an önce Limonlu civarındaki Roma döneminden kalma değirmene ulaşabilmenin heyecanı içindeydik. Çok da geçe kalmamız gerekiyordu, çünkü doğada gün ışığında flaşsız çekilen resimlerin sanatsal kalitesi daha iyi oluyordu.
“ Türkiye’nin Ekmeklerinin Öyküsü” kitabımı hazırlanırken, Anadolu’nun dört bir yanını fotoğraf sanatçısı dostum Murat Germen’le dolaşıyorduk. Bu kez Akdeniz bölgesindeydik. Adana ‘dan sonra geldiğimiz Mersin’de önce çeşitli fırınları ziyaret ettikten, çeşitli ekmek ve çöreklerin tariflerini alıp görüntüledikten sonra sıra Müze’ye geldi. Eski çağlardan yana bu topraklarda, ekin biçmekte kullanılan oraktan tırpana aletlerin yanı sıra, tahıl danelerini öğütmede in kullanılan ve Mersin Yumuktepe höyüğünde bulunduğu için geçmişi M.Ö. 6 binlere tarihlenen bazalt taşından el öğütücüleri, sonraki dönemlerden kollu küçük “ dönel” el değirmenleri de özel ilgimizi çekiyordu.

Notlar aldık, resimler çektik. Bu arada Müze’nin bahçesinde sergilenen dev değirmen taşları da gözümüzden kaçmadı. Ama bu taşları bir de ait oldukları bir değirmenin kalıntısında, doğal çevrenin görüntüsüyle çekmek çok daha gerçekçi olmaz mıydı? diye düşünmeden edemiyorduk. İmdadımıza Mersinli arkeologlar yetişti ve Erdemli Limonlu çevresinde bir köyde M.S. 2-3. yüzyıllardan yapılmış ve halk arasında Bizans değirmeni diye bilinen bir kalıntıdan söz ettiler. Değirmenin taşları da hâlâ orada duruyormuş.

Herkese teşekkür edip Müze’den ayrıldık. Neyse, kilometreler sonra Limonlu’ya geldik. Geldik gelmesine de, yayla tarafındaki bu köye giden yolu bir türlü bulamıyorduk. Ne bir asfalt yol ne bir yol işareti, ara ki bul. Bakımlı limon ağaçları ve sebze bostanlarının arada bir sıkı bir maki örtüsü ile ayrıldığı çevrenin toprak yollarında karşımıza çıkan tüm köyleri bir bir dolanıp, sor baba sormaktan başka bir çare yoktu. Neyse, bir saate yakın bir araştırmadan sora söz konusu köyü bulabildik. Köy denilen de birkaç haneymiş.
Zeytin ve pırnar ağaçlarının gölgesinde, başında kasketi ayağında şalvar pantalonu bir köylü, eşi ve kızı ile birlikte evinin bahçesinde çay içiyorlardı. “ Selâm-ı aleyküm, aleyküm selâm” lardan sonra, hemen sorduk “ Buralarda bir eski değirmen kalıntısı varmış, yerini biliyorsanız bizi oraya götürebilir misiniz? Hazırlamakta olduğumuz bir kitap için resimlerini çekmek istiyoruz.” Acelemiz vardı, güneş batmadan işi bitirmek istiyorduk kısacası. Yerini biliyormuş, götürebileceğini söyledi. İlk kez önemli bir göreve gönderilen acemi gazete muhabirlerinin telâşı sarmıştı sanki bizi. “Hadi hemen gidelim öyleyse” diyecek olduk.
Kasketinin gölgelediği yüzü kırda bayırda dolanmaktan tarlada çalışmaktan esmerleşmiş ve kırışmış vücudu ise sırım gibi ince köylü dostumuz yüzünü hafifçe buruşturdu. Sonra, elindeki sigarasından derin bir nefes çekti. Tiryakiydi belli. İlk kez gördüğü bu meraklı yabancı kişilere şunu söyledi sadece: “ Gideriz , sorun yok. Ama önce bir çayımızı için, bir sıkmamızı yiyin hele , sizi tanıyalım. Değirmen orda, beklesin …”
Uzun uzun tanışmaya, teşrifata ne gerek vardı ki diye düşünüyorduk. Ondan sadece bize yardım etmesini istiyorduk, sonra hemen buradan ayrılacaktık. Zira, bir sonraki günün yoğun programının bizi beklediği Konya’ya geçecektik. Ama daha değirmene ulaşamadan, dünyanın en zarif sitemi ile karşı karşıya kalmıştık. Öyle bir utandık ki. Köylü dostumuz bize önce geleneksel misafirperverliğini sunmak, çayını ve peynirli yufka dürümünü bizle paylaşmak istemişti.

Onun insanlık anlayışı buydu. Önce, sofranı ve yüreğini açacak ve hoşlaşacaksın, gerisi kolaydı… Ama günlerdir yollarda olan bizler, işimizin yoğunluğu nedeniyle en basit insani bir alışverişin gereğini bile unutma raddesine gelmiştik.

Özürler dileyerek, bir hasır üzerine kurulmuş yer sofrasının etrafına bağdaş kurduk. Karısının yaptığı sıkmaları yedik, kızının demlediği çayı içtik. Neler yaptığımızı anlattık. Onun deyişiyle “ Kendimizi tanıttık”. Sonra onların işi gücünü, ürün durumlarını sorduk. Birlikte paylaştığımız, muhabbet dolu nefis bir yarım saat geçirdik. “ Hade bakam, gidelim güneş batmadan “ dedi sonunda. Gittik. Yaklaşık bir kilometre ötede yüz yıllardır duran Bizans değirmeni kalıntıları ve değirmen taşlarını biz de gördük.

Buraya kadar geldiğimize gerçekten değmişti. “ Nimet Geldi Ekine” adını vereceğim kitapta işte o bilge köylünün hiç söndürmediği sigarasıyla değirmen taşların yanında çektiğimiz bir resmini de koyduk. Biz bencil ve aceleci kentlilere insani ilişkilerin ve doğal nezaketin ne olduğunu bir kez daha hatırlatan o sevimli ve akil kişi, kasketli şalvarlı köylünün.

İnsanca paylaşım ve huzurun yerini ne tutabilir ki? Meğer, hayatta zamanın daralmasından ve fotoğraf çekmek için gün ışığından çok daha önemli şeyler varmış. Bir an için, mesleksel kaygılarımızı ve telaşımızı bir kenara atıp kendimizi hayatın doğal akışına bırakınca bunu çok daha iyi anlamıştık…

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.