ALTIN 474,84
DOLAR 7,8481
EURO 9,1704
BIST 1.127
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İzmir 30 °C
Parçalı Bulutlu

Darıcıı… -İbrahim Topal

21.06.2012
1.466
A+
A-

 

Dara düşünce, ekonomik kazanç yolları kapanınca, para kazanmak zorlaşınca biz sahil kasabalarında yaşayanlar, deniz mevsiminde, tatil, eğlencenin yoğun olduğu zamanlarda, yaz aylarında işportaya çıkmaya, işportacılığa atılmaya çekinmeyiz…

 

Atılmaya çekinmediğimiz bu iş de bazılarımız sanki bu iş için yaratılmışlardır, bazılarımız da utangacızdır, benim gibi… Her ne kadar maçlarda tribün yanında, seyyar arabada köfte satmış… Zabıta tarafından kovalanıp kaçmış, bir kurtuluş günü eğlencesinde stadyumda, fındık buzların arasına yerleştirdiğim gazozları satmış olsam da, kaşarlanamamıştım.

 

O yaz çok sıcak geçiyordu. Ve ben işyerimde sendikacılık yapmaya, işçileri örgütlemeye kalkıştığım için kapının önüne konmuştum. Hâlbuki işveren daha bir hafta durumun farkına varmasaydı, benim akrabam, işyeri sahibine durumu gammazlamasaydı. O yaz işsiz kalmayacaktım. Benimle birlikte daha beş kişi işsiz kalmayacaktı. Yaz günü de işsiz kalmak, kışın kilerin boş olması demekti.

 

Ve sıcak geçen yaz, plajları doldurmuştu. Dolu plajlarda en çok satılan ürün darı idi… Denildiğine göre günde, üç, dört yüz lira kazanmak içten bile değildi. Bu parasızlıkta çok iyi gelir idi… Yine denildiğine göre plaj sezonu kırk beş gündü… Sıkı çalışırsam yirmi bin liraya yakın para kazanabilirdim bu hesaba göre… Çok iyi para, bütün kışı rahat geçirirdim…

 

Piknik tüp, tüpün üstüne yerleştirilen, yükün tüpe binmemesi için saç ayağına benzer ve üzerine darı kazanının konduğu aparatı ve iki darı kovası satın aldım. Arkadaşım başlangıç için elli adet taze darı verdi. Arkadaşımın dediğine göre bunlar şeker darısı idi. -Muhtemelen genetiği ile oynanmış tohumlardandı. Ama biz o zaman bunun ne olduğunu bilmiyorduk.- Sıcak suya sokup çıkarsan yetiyordu.

 

Ama ben özenle seçtiğim ve kabuklarını soyduğum, püskülünü ayırdığım darıları kaynatmıştım. İki kova darı, içinde sıcak suyu ile beyaz önlüğüm sağında bozuk paraların, solunda kâğıt paraların konacağı cepleriyle işe hazırdı… Bozuk para cebine bir miktar bozuk para koydum. Hoş, kâğıt para cebine koyacak başka param da yoktu. Kovaları evin önüne çıkardım. Önlüğümü ve darı satarken, koçanı içine koyacağım darı kabuklarını, maşamı, tuzluğu büyük bir torbaya koydum.

 

Beni işyerime (plaja) götürecek arkadaşımı beklemeye başladım. Arkadaşım toptan darı işi de yapıyordu, plajlarda perakende de satıyordu. O, bu işin büyük patronu idi. Bana bir plaj ayarlamıştı. Yani bir nevi bayilik vermişti… Hava sıcaktı ama darıların içinde bulunduğu kovadaki su soğuyabilirdi. İşler rayına oturduğunda, ben de işyerim olacak plaja bir masa koyacak, masanın etrafını kalın kartonlarla saracak içine küçük tüpümü koyacak, soğuyan darı suyuna, orada ısıttığım sudan takviye yapacaktım.

 

Belki plajın kenarında alçak bir duvar vardır. —Patronumun darı sattığı bir plajı görmüştüm orada vardı.- Ve ben malzemelerimi plajdakiler tarafından görünmesin diye o duvarın arkasına koyacaktım. Küçük tüpümün üstüne alüminyum bir çaydanlık uyduracak, beni ziyarete gelen arkadaşlarıma çay ikram edecektim. Çok özendiğim patronum öyle yapıyordu…

 

Nihayet arkadaşım geldi. Darı kovalarını Anadol Kamyonetin kasasına koyduk. Arkadaşım işin profesyoneli olduğu için içi su dolu darı kovalarını çıkma araç lastiklerinin içine kendi bulduğu bir yöntemle koyuyordu, kovadaki su dökülmesin diye… Darı kabukları, önlüğüm, maşam ve tuzluğun içinde olduğu torbayı ben yanıma aldım. Ve yola çıktık.

 

—Bak Aga! Dedi arkadaşım. –Bu plaj çok bakir bi yer. İç bi darıcı burda darı satmadı bugüne kadar. –Aga sen çok para kazanacan burdan! Dedi. –İnşallah! Dedim. Ve içimden hesap yapmaya başladım, -Darının tanesi bir buçuk lira, üç yüz darı satarsam dört yüz elli lira eder. O da ayda on üç buçuk milyar eder. Kırk beş günde yirmi milyara yakın para… —Haaa unutuyordum dedi, giderken patronum. –Zabıta falan gelirse emen kaç. Çünkü yazdıkları ceza bi günlük yövmiyeden daha çok. —Tamam, Agacım, dedim.

 

Offff süper! Yirmi milyar! Araba bile alabilirim, şart değil binek olması. Bir anadol kamyonet olsun yeter. Bizim patronun arabası gibi. Yani bu, içinde bulunduğum araba gibi… Hadi hayırlısı diyerek ve bolca hayal kurarak işyerim olacak olan plaja geldik.

 

Patronum –Aga erken geldik ama sen azırlığını yap. Dedi ve elimdeki maşayı alıp önce tek elinin sonra iki elinin arasında kıvrak hareketlerle oynattı, maşanın iki ucunu birbirine çarptırdı. Melodik çağrışımla ben buradayım, darıcıyım der gibi bir his yarattı. Nitekim bir, iki kişi darı siparişi verdi. Bana -Sen de gel, darıyı kovadan maşayla nasıl çıkarıyorum, kabuğa nasıl yerleştiriyorum ve nasıl tuzlayıp, servis yapıyorum gör. Dedi…

 

Arkasından koştum, akıcı hareketlerle dediklerinin hepsini ustaca yaptı. Parayı aldı bana verdi. Önlüğümü taktım, bozukları cebe attım. Plajın ortasına dikildim, başladım müşteri beklemeye… Maşa ile patronumun yaptığı gibi el hareketleri yapmaya kalkıştım, olmadı, beceremedim. Maşa elimden düştü… Neyse ki gören olmadı…

 

Hayalimde, patronumdan izlediğim bütün hünerleri sergiliyorum. Kovayı kapıp, hızla koşuyorum. –Darıııı! süüüttt darıııı! Diye bağırıyorum. –Müşteriler –bana beş tane, bana üç, bana altı diyerek etrafımda pervane oluyor…  Maşadan istediğim ritmik seslerin hepsini çıkarıyorum. Adeta şov yapıyorum. Ama sadece hayalimde yapabiliyorum, uygulamada bir şey yok. Plajın ortasında “kilizman Kargısı” gibi dikiliyorum, hiç hareket etmeden… Sağa sola bakmaya korkuyorum, bir tanıdık çıkacak diye…

 

Nihayet korktuğum başıma geldi. –Darıcıııı! Diye ses gelen tarafa baktım. Kel biri eliyle gel işareti yapıyordu. Tabii ki tanıdım. Kasabanın eniştelerinden biriydi. Hemen koştum o tarafa, kırmızı şapkamın tarağını öne eğdim, gözlerimin üstüne indirdim. –Kaç para darı? Diye sordu… Cevap verirken onun yüzünü görmek için başımı yukarı kaldırıyor, şapkamın tarağı gökyüzüne bakıyordu. —bir buçuk dedim.  —Çok pahalı, dedi. –Her yerde darı yetmiş beş kuruş, sende neden bir buçuk lira?

 

Ama diğer taraftan maşamı elimden alıp kovanın içindeki iri koçanları seçiyordu. Kasabanın eniştesi, -Sen nerelisin? Dedi. Herhalde beni tanıyamamıştı, kem küm ettim. —Akhisar’dan mısın? Dedi. —Evet, dedim, yalandan… —Roman mısın? Diye sordu. Eh! Ona da —Evet, dedim… —Renginden belli! Dedi, sırıtarak. Ne memleketimi inkâr etmek ne de beni romana benzetmesi zoruma gitmemişti. Tepeden bakması, insanı küçük görmesi, onun ayıbı, onun adına, beni üzmüştü.

 

Arkada bir yerde bağrışmalar oluyordu, göz ucuyla arkaya baktım zabıta birine kurt kapanı kurmuş, zabıtanın iki eli, adamın koltuk altından geçip ensesinde birleşiyordu. Ve adamın başı nerdeyse kumlara değiyordu. Adam avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Patronumun uyaran cümlesi geldi aklıma. Kovayı kaptığım gibi ilerdeki çamlığa doğru koşmaya başladım, zabıtaya yakalanma korkusundan… Beni küçük gören kasabanın eniştesinden darı parasını alamadan kaçmıştım.

 

Maşam bir tarafa, tuzluğum bir tarafa fırlamış, telaştan… Süratimin yarattığı rüzgârdan önlüğüm ters dönmüş, içindeki birkaç liralık bozuk paralar etrafa saçılmış. İki elimdeki kovaların kapakları sallantıdan, kim bilir nerede düşmüş. Ayaklarıma sıcak sular dökülüyor. Tokyo terliklerimin yanları alttan kopmuş. Koşuyorum, koşuyorum… Ama önümü göremiyorum. Tanınmamak için iyice gözlerimi kapattığım şapkamın tarağı yüzünden nereye koştuğumu bilmiyorum. Darı kovalarına ve içindeki darı koçanlarına kıyamadığım için, kovaları atıp şapkamın tarağını düzeltemiyordum. Hele durayım, kovaları yere bırakayım, şapkamı düzelteyim düşüncesi aklımdan bile geçmiyordu, korkudan…

 

Ayağım bir taşa çarptı, acıyla yere yuvarlandım. Kovalar bir tarafa darı koçanları bir başka tarafa dağıldı. Yere sırt üstü düşmüşüm, şapkam da yüzümü kapatmış. Sağ başparmağımın acısını duyuyorum, sırtım acıyor… Şapkamı yüzümden aldım, kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atıyor. Başımı kaldırdım. Zabıta arkamda, ha yetişti, ha yetişecek zannetmiştim. Ama kimse yoktu… Bağrışmalar da kesilmişti. Plaj çok sakindi. Kimse benim neden böyle koştuğuma bir anlam verememişti herhalde…

 

Ben o hızla önümdeki ağaçlığın yanına ulaşmışım. Yattığım yerden doğruldum. Oturdum, soluklandım. Sırtım diken doluydu, parmağım çok acıyordu. Tırnak kırılmış ve kanıyordu. Topallayarak, patronumun beni bıraktığı yere yürüdüm, yavaş yavaş… Kovalar, darılarım, maşam, önlüğüm, tuzluk, koçan kabukları plaja dağılmışlardı. Onları ne düşünecek, ne de toplayacak moralim kalmıştı.

 

Meğer o şapkalı görevli zabıta değilmiş, yandaki kampın güvenlik görevlisiymiş. Bir hırsızlık olayı olmuş, güvenlik görevlisi kaçan hırsızı plajda yakalamış, o bağrışmalar bu yüzdenmiş. Yalınayak, kırık parmakla, o sıcak yaz gününde kasabaya doğru ağlayarak, başı önde dönerken, Darıcılığı bırakmaya karar verdim… Bir daha darıcılık ve işportacılık yapmamaya…

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.