ALTIN 483,30
DOLAR 7,8441
EURO 9,2938
BIST 1.221
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İzmir 24 °C
Gök Gürültülü

Büyük Bedel-2…Zeki KIVRAK

05.04.2015
1.104
A+
A-

Hızlı değişim ve dönüşümlerin çoğu zaman pek öngörülemeyen ağır bedelleri olduğundan bahsetmiştim. 1928 Latin harf devrimi bunlardan birisiydi. Arap alfabesinden latin harflerine geçişi bir güne sığdırmanın, her türlü mucizevi getirisinin yanısıra, tarihimizden kopmak ve kültür, özellikle de edebiyat birikimimizi çöpe atmak gibi ağır sonuçları olmuştu.
Türkiye, benzeri bir hızlı dönüşümü sanayi alanında yaşadı. Batılı toplumların 150-200 yılda, ya da 5-6 kuşak ile ancak becerebildiği sanayi devrimini son 30 yıla ve neredeyse tek bir kuşağa sığdırmayı başardı.
1980 li yıllarda büyük oranda tarım insanı olarak yaşayan insanımız bugün artık sanayinin yoğun olduğu bölgelerde yoğunlaşmış olarak,ve geçimini endüstriyel aktivitelerden temin ederek sağlıyor. İşçisi ile, işvereni ile yaşam biçimini de hızla bu tür bir yaşamın gerekliliklerine uydurmaya çalışıyor.
Mesela saat, dakika ve saniyeler ile yarışmayı, zamana karşı savaşmayı öğreniyor. Mesela, hızla mekan değiştirmeye, evinden işine çabucak gidip gelmeye uğraşıyor. Mesela kendisine veya ailesine biraz daha fazla zaman ayırabilmenin yollarını bulmaya çalışıyor. Bu doğrultuda da yeme içme alışkanlıkları değişiyor, mesela çabuk hazırlanan yiyecekleri, donmuş gıdayı keşfediyor.
Bunlar doğal çabalar.
Doğal olmayan, insanımızın bunları yaparken bazen kestirme yollara sapmayı mübah görmesi.
Biraz da hukuku tam olarak özümseyememenin yol açtığı bir duyarsızlıkla bu kestirme yolların diğer insanların haklarını gasp etme, hatta hırsızlık, ahlaksızlık anlamına gelebileceğini ne yazık ki göremiyor.
Sonuçta, o eski güzelim ahlaki ögelerle bezenmiş sıcacık ailevi toplumsal yaşantımız yerine, güvensizliğin hakim olduğu lümpen ve arabesk bir yaşam modeli dört bir yanımızı sarmış durumda.
Toplumumuzdaki ahlaki çöküntü inanılmaz boyutlarda.
Aslında, devletimizin insanımıza olan itimat noksanlığı belki yeni bir şey değil ama durumun bu kadar vahim olduğunu, güvenin sıfırı tükettiğini daha önce farkedememiştim.
Halen devam etmekte olan bir davada, biraz da amerikan yaklaşımı ile, hakkımdaki iddiaların doğru olmadığını ıspatlamaya çalışıyordum ki avukatım:
“-Hiç zahmet etme, yararı olmaz” dedi. “Hakim her iki tarafın beyanlarının da zaten gerçek olmadığı varsayımından yola çıkar!”
“-İyi de mahkeme huzurunda hem de yemin altında yapılabilecek beyanların doğru olmadığının ıspatlanması halinde bunun bir yaptırımı olmaz mı? Mesela doğru olmayan iddialarla dolu bir dava dilekçesinin hemen düşürülmesi gerekmez mi? ”
Avukata göre gerekmezmiş.
Bir arkadaşımın, site anlaşmazlığı nedeni ile süregiden bir davada yalancı tanıklıkla ilgili anlattıklarını duyunca da çok şaşırmıştım. Hiç bir kanıta dayanmayan yalancı tanığın ifadesini hakim sorgulamamış bile, olduğu gibi kayda geçirmiş.
Yalan çok ciddi bir problem. Samimiyet, toplum dokusunu bir arada tutan en önemli tutkallardan birisi. Yalana dolana, birbirini kazıklamaya dayalı bir toplumsal ilişkinin uzun soluklu olması pek mümkün değil.
Benzer şekilde güvensizliklerle kuşatılmış bir ekonominin sağlıklı olabilmesi pek olası değil. Mutlaka bir yerlerden çatlayacaktır.
Devlet birey ilişkisi de öyle. Devletin bireye güvenmesi ve ilişkilerin bu güven çerçevesinde yürütülmesi sağlıklı bir toplum için önkoşul. Ama bu ön koşulun nasıl yerine getirileceği konusunda hiç bir fikrim yok.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.