yarimada.org yarimada.org yarimada.org
yarimada.org yarimada.org yarimada.org
9 Ağustos 2020 Pazar
SON HABERLER

Yeni Bir Toplum – Abbas Tolgay Yılmaz

 

İçerisinde yaşamakta olduğumuz toplumu ve toplumda edindiğimiz, bize dayatılan ve üzerimize ister istemez yapışan sınıf tabanlı, bireysel seçimlerin pek etkili olmadığı bir hayat yaşadığımız gerçeğine ve değiştirmenin ancak kendimizden başlayarak, toplumu bireyselleştirerek ve bu ölçüde hayvan psikolojisini yenebilmemizin mümkün olabileceği bir tablo çizeceğim ortaya.

Su anki toplum hayatı, insan doğasına aykırıdır. Insan normal şartlarda doğaya birey olarak gelir, ve birey olarak bu dünyadan ayrılır. Bu ikisi arasındaki diğer insanlara duyulan gereksiz-yapay ihtiyaç; bugünkü yozlaşmış, çarpık toplumların oluşumundaki en etken bileşendir.

Insanların toplum haline gelmesi, üretimin çeşitlenmesi ve yardımlaşmak kötü gözle bakılacak bir durum oluşturmamaktadır. Lakin insanların aile kurması ve geçmişten aldığı bilgi – deneyimi yeni bir bireye aktaracak esaslı kişinin kendisi olduğu sanrısı, bu sapkın düşü yaşayan çürük ve başıbozuk kitlelerin ivmelenerek büyümesine sebep gösterilebilir. Yenidoğan, ergen olana kadar en çok anne-babadan, sonra da okuldan ve arkadaşlarından öğrenir. Okul- dolayısıyla aldığı temel teorik-pratik eğitim ve edindiği arkadaşların kalitesi de içerisinde yaşadığı yaşadığı muhit ve sınıfla birhayli ilişkilidir.

Birey okuldan ve arkadaşlarından her ne kadar kişiliğine etki edecek ve onu toplumda farklı bir konuma getirecek bilgiler edinebilme iradesine sahip ise de, aileden aldığı yoğun kültür birikimi nedeniyle ancak onların iyileştirilmiş-kötüleştirilmiş birer türevleri olmaları olasılığıyla karşı karşıya kalacak kadar etkin bir söz hakkına sahiptirler yaşamlarına dair. Ustüne üstlük ebeveynlerce aktarılan bu yoğun birikim, hayata ve insanlara objektif yaklaşmayı ve sevgi – saygının önyargılar ve belirli dogmalarca oluşturulduğu bir birikimden gelen anne-babanın çocuğuna, hiç de sağlıklı bir biçimde aktarılamayacaktır. Her ne kadar iyi okulda, iyi arkadaşlar edinerek devam etse de kalan hayatına. Bu iyileşmeler ancak çürümenin gecikmesini sağlar.

Kilerden buz dolabına. İşte bu.

Bireyin bir-likten oluşması gerekirken, birlikten birey oluşturmak, bireylerin temel yapısını bozarak toplumlaşmaya ve toplumun etkilerinden arınma fırsatı bulamamış bir halet-i ruhiyenin ortaya çıkışına neden olarak gösterilebilir.

Evrende yaşayan tüm canlı-cansız varlıklar birbirlerini idrak edebildikleri düzeyde  etkileşim içerisindedir ve ortak bir bilince sahiptirler. Bu bilincin oluşması milyarlarca yılı geride bırakmış deneme – yanılmalar silsilesine ve bunların aktarılmasındaki başarıya gebedir ve öyle kalacaktır. Gelgelelim içerisinde yaşadığımız toplumlar bazı temel gerçekleri inkar edercesine, milyar yıllık bu birikimin tüm canlılara -idrak edebildikleri ölçüde- yayılmasının önüne geçen bir yapıda seyretmektedirler.

Insanı insan yapan, doğadaki hemen hemen her maddeyi kullanarak yine doğa için her bileşeni üretebilecek donanıma sahip olmasıdır. Lakin insan doğadan kopalı ve kendini “güvenli” bölgelere hapsedeli çok değil, onbinlerce yıl ya oldu ya olmadı. Lakin bu kısa sürede, yoğun subjektif bilgi aktarımına maruz kalan insanoğlu, doğadaki amacını unuttu ve yalnızca kendi ve kendi gibiler için üretip tüketmeye başladı. Artık dışkısını bile vahşi yaşama gübre olarak vermekten kaçınan, her yaptığını yanına kar kalması için doğanın ona verdiklerini görmez-duymazcasına yapan bir hal almıştır. Insan önce vahşi doğadan kopmuş, birlikte yaşayıp, üretip tüketebileceği toplumları inşa etmeye koyulmuştur. Insanlık artık doğadan tamamen kopmuş ve kopmaya toplum içerisinde ekonomik sınıfların diğer sınıflar ile arasındaki ayrımcılık ile son hız devam etmeye karar vermiştir.

Tümden gelinen nokta budur.

Ailenin verdiği / yarattığı etkinin normalize edilmesindeki faktörlerden olan dış şartlar da bu sınıflaşmanın sonucu olarak güdümlü bireyler yetiştirmekten öte gidememektedir. Başarıya, zenginliğe güdümlü insanların yarattığı topluluk, iç huzurunu dış telkinle oluşturmuş olan insanların bir sonucu olarak bizi her yanımızdan sarmış, doğadan ve gerçeklerden soyutlamış, kendi gerçeklerini yaratmış ve dayatmıştır. Peki insandaki uyanış nasıl gerçekleşir? Belli ki doğada geçirilen zamanın bunda etkisi büyüktür. Doğa içerisindeki sessizlik içerisinde bir köy yaşamının yalnızca emekli olduktan sonra kazanılabileceği düşüncesi de yine sistemin bireyi içten çürütme yöntemlerinden birisidir. Ne zaman ki kişi sistemin telkin ettiği bozuk düşünceleri kendisine telkin eder ve her yanlış(!) hareketinde tekrar tekrar hatırasına getirirse toplum o kişiyi dönüştürmekte başarılı olmuş demektir. Kişi ben kimim? , amacım ne? , bu dünya üzerindeki görevim ne? sorularını kendisine en az bir kez sormamışsa ve atacağı her adım öncesi neden? sonrasında nasıl? sorularını sormaya üşendiği oranda da sistemin içerisinde eritilmeye muhtaçtır. Aksi taktirde hayatta kalma güdülerini bu toplum içerisinde bu soruları sormadan harekete geçiremeyeceği için pek de sağlıklı bir son beklemez onu.

Kişi doğaya dönüşü tek başına yapabilir, lakin doğaya dönüş kitlesel olmalıdır. Doğaya dönen insanı rahatsız eden “diğerleri” olmamalıdır, insanları hapseden şehirlerde. Insanlar şehirler kurdu, doğaları gereği yaşayamayacakları, belki de bulunmamaları gereken doğal şartlar altında yaşamaya itildi. Yeni doğanlar aslında o mevsim ılıman iklime göçmüş bir toplumun içerisinde yeşermektense çok soğuk/sıcak iklimlere adapte olmaya zorlanmaktalar. Doğaya dönüşün kitlesel olması için önce ayrı sınıflardaki insanların birbirine tecrübe-bilinç aktarmasının sağlanması gerekmektedir. Kişinin tek amacı sınıf atlamak olmamalıdır ve bu sistem içerisinde her zaman birinin kölesi olmak zorunda olduğunu bilmesi gerekir.

Antik Yunan toplumlarında her düşünebilen insanın bir kölesi vardı. Lakin o günlerde köleliğe olan bakış açısı, onu ezip çalıştırmak ve kişiliğini yok edip emeğini yağmalamak değildi. Düşünme işini yapan ile çalışma işini yapanların ayrı statüde muhafaza olmalarıydı. Gunumuz toplumunda bu önce zengin bir kişinin birçok köleye sahip olmasıyla başladı. Daha sonra insan hakları konusunda büyük(!) adımlar atıldı ve insanlar artık hizmet sektörü(!) adı altında köleleştirildiklerinin farkında dahi değiller.

Devletin herkesin efendisi olduğu ve kutsandığı toplumların gün içerisinde yüzünü birkaç dakika gördüğü müşterisine yemek getirmekten, pislettiği tuvaleti temizlemekten gocunmaması onun taşı sıksa suyunu çıkaran, pazarda limon satıp yine de çocuğunu okutan baba olmaya güdümlenmesinden de bir nebze etkilendiği, bir gerçektir.

Birçok insan bu de-facto özgürlüğe can-ı gönülden inanmışken, birçok kimse de buna direnmektedir. Direnenlerin birçoğu da televizyon dizileri, sinema filmleri ve kitaplarca narkoz altında tutulmakta, içerisinde bulunduğu köleliği yenme/terketme işini ancak o kurgulardaki gibi fakir oğlanın zengin kız ile evleneceği ihtimali üzerine inşa etmektedir.

Unutmayalım ki, yobazlaşmadan önce yozlaştırma şarttır…

Abbas Tolgay YILMAZ

Editör

Izmir, 2012

Hakkında Yasemin Tutal

Bir yorum

  1. Genç editörümüzü candan kutluyorum, böyle başlar (hafif başkaldırı hafif iddia) bu işler ve zamanla gelişir. Önce türümüz hakkında daha gerçekçi fikirler sonra geçmişimiz hakkında daha doğru bilgiler ve fikirler yontulur, yoğrulur yoğrulur ama bu delikanlı yazı bence muhteşem. Devam derim genç dostum zaman zaman dost veya düşman..