yarimada.org yarimada.org yarimada.org
yarimada.org yarimada.org yarimada.org
14 Ekim 2019 Pazartesi
SON HABERLER
SİYAH RUBİS

SİYAH RUBİS

Tokoğlu Mahallesinden Merkez Camii’ni geçip Hacımemiş yokuşunun başladığı, Sağlık Ocağının yan tarafında, Patataki İbrahim’in evinin tam karşısında kalan, bugün hediyelik eşya dükkânın olduğu yerde, yıllar önce Terzi Erdoğan’ın çırakları Emin’le, Ömer de terzilik yaptılar. O binanın önünde eski bir elektrik direği vardı. Demir elektrik direği. Hayatımı kurtaran elektrik direği…

Çocukluğumda bozuk Arnavut kaldırımlı, dar, tenha Alaçatı sokaklarında bisikletle dolaşmak çok keyifliydi. Çoğu çocuğun bisikleti yoktu. Bisiklet sahibi çocukların, babalarının durumu daha iyi idi… Sınıfını iyi derece ile geçenlere, sünnetinde takı toplayan çocuklara aileler, hediye olarak bisiklet alırdı. Ben de yeni sünnet olmuştum. Benim hakkıma yüz yetmiş beş lira para takılmıştı. Pekâlâ, bana da elden düşme bir bisiklet alınabilirdi. Bu para bisiklet almaya yetecek paraydı yani.

Ancak bizim evde, aile geleneği gereği bu gibi hediyeler israftı. Evet, minibüslerimiz,  at arabamız, babamın “Siyah Rubis” bisikleti vardı. Ama hepsi iş amaçlı idi. Üç amcam minibüslerle yolcu taşımakta, bir amcam at arabası ile ailenin çift çubuk, tarla işlerini görmekte, babam da inşaatlara Siyah Rubis bisikleti ile gidip gelmekteydi… Hem sonra dedeme göre çocuklara büyük hediye almak, çocuğun aile disiplini dışına çıkabileceği anlamına geliyordu. Bisiklet büyük bir hediye idi… Atın, eşeğin ulaşım aracı olarak kullanıldığı o zamanlarda bisiklet kıymetli, pratik ve seri bir ulaşım aracıydı.

Balıkçıların hemen hemen hepsinde bisiklet vardı. Alaçatı’ya yaklaşık iki kilometre uzaklıktaki limana bisikletle gider, tuttukları balıkları ahşap lokum kasalarında, bisiklet selesinde taşırlardı. Bisiklet durumu iyi olmayan aileler için çocukların, keyif için kullanamayacağı kadar önemli bir ulaşım aracı idi.

Tamam, doğru da; benim bisiklete binme isteğim, yanıp tutuştuğum bisiklet kullanma arzum ne olacaktı? Zaten bisiklet sürmeyi patlak lastikli, hurdaya çıkarılmış balıkçı komşumuzun terk edip bahçenin bir köşesine attığı bisiklette, jantlar üzerinde, boyumuzun yetmediği selede oturamadan, gidon altından bir ayağımızı karşıdaki pedalın üzerine, diğer ayağımız vücudumuza yakın olan pedalın üzerine koyarak, bisiklet üzerinde belden kavisli sürerek öğrenmiştik. Birkaç adımdan fazla gidemeden düşüyorduk. Ama kalkıp tekrar tekrar sürmeye çalışıyorduk. Bu inatçı denemeler hem denge kurmamızı hem de bisiklete hâkimiyetimizi sağlamıştı.

Bu güvenle ben, babamın iş dönüşünde, babam görmeden bizim bahçe içinde bisikletle turluyordum. Bahçemiz üç dönüme yakın, biber, patlıcan, domates, salatalık salmaları ile dolu idi. Ve salmalara giden patika yollar. Dört tarafı yığma taşla çevrili bahçenin duvar diplerinde enginar, nar,  birkaç incir, bir de meşe ağacı vardı, tespih meşesi. Zerzevat çardakların arka tarafında dikiliydi. Aile yol tarafında kuyuya yakın bağ evi etrafında toplanırdı o saatlerde. Hayvanların yaslalarına yemler konurdu. O işi büyük amcam yapardı. Beygirin tahta kasadan yapılmış yaslasına saman, kepek karışımı ve biraz da arpa konurdu. Eşeğin yaslasına saman ve kepek, ineklere de kuru ot varsa kavun, karpuz kabuğu. Köpek ve kediler akşam yemeğinden sonra yemekten arta kalanlarla beslenirdi.

 Kalabalık aile, akşam yemeği telaşından benim ne yaptığımın pek farkında olmazdı. Yoksa herhangi biri görse hemen müdahale eder -Baban görmesin! Diye ikaz ederdi. Ben o yaz kaçak denemelerle Siyah Rubis’in usta kullanıcısı olmuştum. Küçük fırsatlar yaratıp babamın işe gitmediği ya da işten erken dönüp minibüslere gittiği zamanlarda Siyah Rubis’le şöyle bir kahveler önüne gidip gelirdim. Gizli işbirlikçim babaannemdi. Hem bisiklete binmemi başıma bir şey gelmesin diye istemiyor hem de babam kızacak diye uyarıyordu. Ama hiçbir zaman bisikleti izinsiz alıp gittiğimi babama söylemedi.

Eylül ayının başlarıydı. Tarla, harman işleri bitmişti. İşlerin baskısından kurtulmaya dış dünyayla iletişim kurmaya başladığımız mevsimin başlangıcıydı Eylül. Bu yüzden Eylül hala en sevdiğim aydır. İş bitimi ile okulların başlaması arasındaki o sekiz, on günlük zaman enerjimizin arttığı, arkadaşlarımızla tekrar buluştuğumuz belki de kendimizi şımarttığımız ender zamanlardı. Boşa çıkıyorduk. Tarla işinin dışına… Boşa çıkmak, disiplin dışına çıkmak demekti aynı zamanda.

Eylül başlarında tarihini hatırlayamadığım bir Cuma günü, sabah saatleri idi.  Cuma günüydü çünkü Tabiat Bilgileri dersimize giren Doktor Sevil Hanımın babası Sağlık Ocağı karşısında, Patataki İbrahim’in evinin altındaki ofisi Cuma günleri açardı. Ben bisikletle, bizim bahçeden çıktım, Gemicilerin evinin önündeki yokuşu çıktım. Kör Rızanın evinin önündeki yokuştan aşağı indim. Ayhan Tezcanın bakkal dükkânının önünde durdum. Hacımemiş kahvelerine sağa doğru mu yoksa tam tersi Çarşıya doğru mu gideyim? Diye kararsız kaldım. Çarşıya gitmeye karar verdim.

Kırçakçıların marangoz dükkânının önünden geçtim. Muzaffer Ustanın evinin köşesinden yokuş aşağı çarşıya doğru saldım bisikleti. Fazla hız yapmamak için frenle inmek istedim yokuşu, hızlı gidersem Pazaryeri kalabalık olabilirdi. Bir kazaya neden olmamak için frenle inmek istedim. Ön ve arka freni kontrol etmek üzere direksiyon tutamaklarının altında ikinci bir demir olarak gelen fren tellerini kontrol eden mekanizmayı sıkmak istedim. Her ikisi de boş geldi. Frenler boşalmıştı. Fren tellerinin tekerlek jantının yanındaki fren pabuçlarını kontrol eden teller kumandayı sağlayamıyordu. Süratim daha da artıyordu. Panikledim. Ön tekerleğin üstündeki çamurluğa ayağımla bastım, fren vazifesi görsün diye, olmadı. Çamurluk iki sağlam telle tekerleğin ortasında dönen rulmanlı demire bağlıydı. Süratim artmaya devam ediyordu.

Karşımda bir kaç kişi Sağlık Ocağının köşesinde ayakta sohbet ediyordu. Biri Doktor Hanımın babasıydı. Süratle üzerlerine doğru gidiyordum. Onlar farkında değillerdi. Koyu bir sohbete dalmışlardı. Terzi dükkânının önüne geldiğimde Pazar Yerinin bir bölümü göründü. Pazar kalabalıktı. Pazara mal getirenler eşek ve atlardan yüklerini indiriyorlardı. Bir at arabası da geliyordu karşı sokaktan. Pazar Yeri telaşla yeni güne hazırlanıyordu. Terzi dükkânı yeni açılmıştı. Çıraklardan biri yolu suyla ıslatıyor, dükkânın önünü süpürmek üzere hazırlık yapıyordu. Ben süratlenerek yaklaşıyordum. Terzi dükkânının geniş ahşap sokak kapısı demir elektrik direğinin arkasında kalıyordu. Yani çırak elektrik direğinin arkasında siperimde idi. Ama ayakta sohbet eden grup tam karşımdaydı. Ya onların arasına dalacaktım. Ya da direksiyonu sola kırıp kontrolsuz ve süratle pazara girecektim. Her iki seçeneğin sonu kötü bitebilirdi. Karşımda çarpacağım adamlar son anda beni fark eder ve kenara çekilirlerse ben bodoslama Sağlık Ocağı duvarına çarpacaktım. Pazar Yerine dalmayı da o süratte ve anlık zaman dilimi içinde düşünmek bile istemedim.

Ben direksiyonun sağ ucuyla demir elektrik direğine çarparak durabileceğimi hesapladım. Ama hesap tutmadı. Çarptıktan sonra bisiklet sola hızla savruldu. Ben de üzerinden havada takla atarak dizlerimin üzerine düştüm. Avuç içlerim ve dizlerimin üzerinde yerde öyle kalakalmıştım. Kazayı görenler hemen yanıma geldiler. Sağlık Ocağına götürmek istediler. Ben; “bir şeyim yok!” dedim. Ama dizlerim ve avuç içlerim kanıyordu. Doktor Hanımın babası; “dizlerin, ellerin kanıyor.” dedi. Ben; “bir şeyim yok!” dedim ısrarla. Sekerek, bisikleti yerden kaldırdım. Direksiyon yamulmuş, ön tekerleği bacaklarımın arasına aldım. Direksiyonu düzelttim. Bisiklete bindim pedal basmaya çalıştım. Olmadı, ön tekerlek yamulmuş, çamurluk tekerleğin üstüne basmış. Ön lastik patlamış. Bisikleti sürüyerek kafamda babama ne diyeceğim? Sorularıyla, başım önde eve doğru yürüdüm. Biliyorum babam çok kızacaktı. Bisiklete binmemi yasaklayacaktı. Sertçe uyaracak cesaretimi kırmak için bağırıp çağıracak azarlayacaktı. Belki de dayak yiyecektim.

Babam kızmadı, sormadı bile ne olduğunu… Babam, Doktor Hanımın babasının arkadaşı idi. Ondan öğrenmiş kazayı ve olanları. Çok zaman sonra, yıllar sonra rahmetli babaannem anlatmıştı, babamın kazayı Doktor Hanımın babasından öğrendiğini…

İbrahim TOPAL

Hakkında İbrahim Topal

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*