Londra ’dan…Zeki KIVRAK

Genel Köşe Yazıları

Dört gündür hava yoğun biçimde puslu. Bir türlü açamadı.

“Üzerinde Güneş Batmayan” cihan devletinden, “Üzerinde Güneş Doğmayan” şehir devletine dönüşüvermiş koca imparatorluk.

Kimin umurunda!

Yemyeşil parklar, sarıdan koyu kırmızıya yumuşacık geçişin bütün tonlarını yansıtan ulu ağaçlar, yeşil başlı sunalar, kara kafalı kanada kazları, narin boyunlu kuğuların süzüldüğü göletler, bir elinde kahve kabı, bir elinde köpek tasması sabah gezintisine çıkmış envai çeşit beşer, hepten ve yekten mutlu…

Tebaası mutlu olduğu için, şanı dillere destan “Kraliçe” nin keyfine diyecek yok. Anladığım o ki mutluluğundan her allahın günü parti vermekte. Buckhingam sarayının önüne vardığımda Çin Hanı’nın şanına düzenlediği parti henüz bitmiş olmalı ki, koca koca Çin bayraklarını yeni yeni dürüyorlardı görevliler.

Saray bu, oda sayısını bilmem ama muhafızlarını say say bitmez. Atlısı var, kırmızılısı siyahlısı. Mehteranı var düdüklüsü, davullusu. Tüfenklisi var katmer kalpaklısı.

Dış avluda biriken kalabalıktan meraktar oldum, seyre daldım. Önce dizi dizi mehteran geldi, iç avluya girdi, sıra sıra dizilip marşlar çaldı. Sonra saray arkasından gelen süvariler ile, ki bunlar kırmızı entarili idiler, saray içinden çıkan katmer kalpaklılar ile önümüzden geçip mehteranın ardında saf tuttular. En sonda da Trafalgar meydanının hemen altındaki saray ahırlarından yola revan olan siyah entarili süvariler “çuk çok çuk çok” nidaları eşliğinde endam ettiler. Sevimli ingiliz atlı polisinin şaklabanlığı eşliğinde…

Önce sevindim, “tamam” dedim “sanırım ulufe dağıtılacak, belki bize de bir şeyler düşer!”, hoş hayalmiş. Sadece nöbet değişim töreni varmış. Her iki günde bir tekrarlanırmış.

Tabi anlam veremedim. “Gönder memedi, getir aliyi, iki selam çaktır bitir işi, bunca şaşaa nedendir” diye saf saf düşünmedim desem yalan olur. Etrafıma şöyle bakınınca çaktım manzarayı, benle beraber en az ellibin baş, bunun iki katı göz, kaş, kulak, ayak (tamam canım, ne var bunda, tabi ki Nazım ‘dan kopya çektim) müsamereyi heyecanla izliyor. Tamamı turist. Ellerde çubuğa takılı cep telefonları, “kendiye” çekiyorlar, yani özçekim yapıyorlar. (Kendiye, benim Selfie kelimesine bulduğum sözcük, patentini isterim. “Methiye” den aklıma geldi)

Hemencecik hesapladım, adam sadece bu töreni izlemek için gelse, iki gece otel, yiyecek düz hesap kişi başı 250 sterlin, toplamda 12 buçuk milyon, bizim paramızla 60 milyon. Bu para için her türlü kıyafet mübahtır arkadaş. İster duşakabinoğulları deyin, ister pijamalı kapıkulu. Ve bu son cümlede kinaye, mizah yoktur, çünkü bu budur. Turizm budur.

Sarayın içinden çıkan Gurkha dedikleri tüfenkli takımını dikkatle inceledim. Katmerli kalpak deyişim, kalpaklarının yarım adam boyu olmasından. Hepsi Nepal bücürü orijinallerinin bire bir kopyası. Boylar kısa, kaşlar kara. Boyları tama tamamlamak, ancak katmerli kalpakla mümkün olmuş. Haa bir de kalınlığı 5 santimi geçen apartman topuk ayakkabılar ile. Tabi topuk öyle olunca yürümekte zorlanıyor garibanlar. Sanırsınız hepsi yürüme özürlü, öyle paytak, öylesine aksak.

Yalnız ışıltıya diyecek yok. Pabuçların burunları adamın gözünü alıyor. Yanımdan geçerlerken de, omuzlarındaki zırh desen değil, kalkan desen hiç değil ayna parlaklığındaki metal kaplama giyside bıyıklarımı bir güzel biçimledim. Koca yüzeyde tek bir çizik tek bir sıyrık yok, berrak mı berrak.

On defadan fazla yolum düştü Londra’ya, bu kadar güzel ve çarpıcı olduğunu ancak anladım. Sokakları güzel, metroları ve iki katlı kırmızı otobüsleri şirin ve işlevsel.

Müzeleri çok devasa, her biri bir haftada ancak gezilir, iyi tarafı da bedava.

British Museum dediklerini duymuşsunuzdur. Adamlar geçen yüzyılın başında İtalya’da, Osmanlı’da (Anadolu, Mezopotamya, Mısır dahil) ne buldularsa kaldırmışlar. Koca tapınakları, mezarları, heykelatları komple yürütmüşler, inanılası gibi değil. Fikrimce iyi de olmuş, buralarda kalsalardı bu kadar iyi korunamazlardı.

Vaktiniz ancak daha da önemlisi paranız varsa gidin görün. Çocuklarınızı da gezdirirn. Özellikle de koca bir uygarlığın anahtarı Rosetta Stone ‘u gösterin. Gösterin ki tarihe, geçmişe merak salsınlar, kendi köklerimize arkeolojiye merak salıp geçmişin şifreleri üzerinde kafa patlatsınlar.

Paranız varsa dedim, çünkü gerçekten pahalı. Hayatımın en pahalı sosisini orada yedim, tam sekiz pound, yani 35 yetele. Allahtan beni yediren, içiren doyuran ve evini paylaşan kadim dostum vardı da dünya gözü ile demokrasinin beşiğinin başkentini doya doya gezebildim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir