yarimada.org yarimada.org yarimada.org
yarimada.org yarimada.org yarimada.org
10 Ağustos 2020 Pazartesi
SON HABERLER

Haziran Yağmuru – İbrahim Topal

O gün de erken kalkmışlardı. Anne, oğlu ve kızı… Aylardan Haziran, tütünde çapa zamanıydı. Tütün dikimleri bitmiş, toprağa dikilen tütün sıcakların etkisiyle bir anda büyümüştü. Otun önü alınmalıydı. Tarlanın bir kısmında, evvelden beri var olan topalan, kanyaşı ve ayrık arsız, dayanıklı, kolay temizlenemeyen, toprağın canını alan yabani otlardı… Topraktaki besinleri yabani otlar yediği için toprağın “tavı kaçmak” üzereydi neredeyse…

Tav toprağın nemidir, takatidir. Üstte güneşle temas eden on, on beş santim derinliğindeki toprak kurudur. O bandın altı nemlidir. Nem, topraktaki canlı organizmaların yaşamasını ve ürünün beslenmesini sağlar… Eğer tarla zamanında sürülmez, çapalanamazsa yabani ot toprağın kuvvetini alır, ürün yerine yabani ot besinleri yer, ürünün canlı organizmalarla irtibatı kesilir ve bitki beslenemediği için zayıf düşer, verim azalır…

Bu bakımdan sıkı çalışmaları gerekiyordu. Tarlayı üç bölüme ayırmışlardı, yol kenarındaki bölüm kumsal topraktı. Topalan, kanyaşı kumsal toprağı sever. Ve kumsal toprakta bitki daha çabuk büyür. Öncelikle birinci bölümü bitirdiler… Orta bölümde çalışıyorlardı o gün… Gün öğleden sonra olmuştu. Hava aniden bulutlanmış, gölgenin getirdiği serinlik, çalışma iştahlarını arttırmıştı…
 
Bir taraftan da, ovayı kaplayan Kuzey Doğudan, Sakız Adası üzerinden gelen simsiyah bulutları gözlüyorlardı. Yağmur Sakız Adası tarafından gelirse selli yağar. Bulutlar, iri soğuk taneleri bırakmaya başlamışlardı. –İşi bırakalım. Dedi oğul… Anne –Biraz daha devam edelim. Dedi… Kısa bir süre sonra yağmur giderek artan hızda bastırdı. Çapaları, sırtlarına astılar, koşarak bağ evinin yolunu tuttular. Tek gözlü, karkası ahşap direklerden oluşan, etrafı hasırlarla çevrili, üstü dere kenarında Koca Sazlıktan kesilen sazlarla örtülü bağ evlerine çardak diyorlardı. Çardağa vardıklarında, ıslanmışlardı.
 
Hızlı yağan yağmur dinmişti. Ova bir anda su birikintileri ile dolmuştu. Ama suya aç toprak adeta sünger gibi suyu emmişti. Tarla sınırında bağlı Eşek, beygir, inekler arkalarını yağmura dönmüşler yağmurun dinmesine rağmen istiflerini bozmamışlardı. Kuzular salınık oldukları için çardağın yanına gitmişler, çardağı kendilerine siper almışlardı. Tavuklar, kümes olarak kullandıkları iri incir ağacının ortası boş gövdesine sığınmışlardı…
 
Çardakta bütün eşyalar, yiyecekler ıslanmıştı. Mutfak olarak kullandıkları çardağın bir köşesindeki un,  kavanozdaki salça, kuru bakliyat, çuvalın içindeki ekmekler de ıslanmıştı. Her yıl yıkılan ancak tekrar yapılan taş fırınları bir zarar görmemişti. Hava bulutlu idi, yağmur yeniden yağabilirdi, yorgundular ve acıkmışlardı. Babaanne, bir kabın içinde un ıslatarak, hamur hazırladı ve tepsi içinde altına bir kat yufka ortasına yumurta ile lor karıştırarak hazırlanan karışımı döşedi ve üstüne bir kat kalın hamur koydu. Kıyılardaki hamuru parmakları ile alttan üste doğru çevirerek hamurun içindeki lor, yumurta karışımını kapattı. Pırpeç pide hazırdı.
 
Anne, naylon örtü altındaki ekin sapları, mısır kökleri ve taneleri dövülerek alınmış mısır koçanları ile fırını yaktı. Alevler artınca fırının yanındaki kendi kuru ama yağmurdan ıslanmış ağaç dallarını da fırına attı. Fırının içinde kalın közler oluştu. Tepsi alçak ayaklı geniş saç ayağının üzerine kondu. Fırının demir kapağını, ağza koydu ve bir dayamakla kapattı. Kapağın etrafından ısı kaçmasın diye suyla ıslattığı bez parçalarını fırın ağzı ile kapak arasına sıkıştırdı.
Oğul, yağmurdan ıslanan divanın üzerine, yüklükte altta kalıp ıslanmayan kuru yorganı serdi, üzerine uzandı. Çardağı örten sazlara takıldı gözü, aralıklardan gökyüzü görünüyordu. Güneşli havalarda, sazların arasından içeri sızan ışık huzmeleri, içersinin tozlarını açığa çıkarır, tozlar ışık yolu içinde dans ederlerdi. Hava bulutluydu ve içeri ışık vurmuyordu.
 
Güvenilir bulup sığındıkları çardak onları yağmurdan bile koruyamamıştı. Kendileri, eşyaları hatta yiyecekleri bile ıslanmıştı. Ne beter şeydi bu rençperlik be! Bir yılı aşan bir süre emek verdiğin, birlikte uyuduğun, yemek yerken aynı mekânı paylaştığın, akşam kır mandalda çiğden koruduğun, çocuğun gibi baktığın kara ziftli, kurusu sarı tütün, kaça satılacağı, garantisi olmayan tütün bütün zamanlarını alıyordu.
 
Denize bile giremiyorlardı. Başka kasabalardan, başka şehirlerden gelen insanlar. Onların kasabalarındaki denize geliyor, eğleniyor. Onlar işin yoğunluğundan denize giremiyorlardı. Bir Pazar günlerini ayırabiliyorlardı eğlenceye… Gündüz denize giriyor, gece sahile iniyor, sinemaya gidiyorlardı.  Yaşadıkları tatil kasabasının, hem içindeydiler hem de çok dışında… Özendikleri, istedikleri yaşamı, iş çokluğundan ama karşılığını alamadıkları iş çokluğundan yaşayamıyorlardı.
  
Gençlik yıllarında siyasi mücadeleye giden yolda, bu doğal hakları kullanamamanın da etkisi ile hayata başka açıdan bakma, yaşamdaki çelişkiyi keşfetme fırsatı yakalamıştı her şeye rağmen… Doğanın parçası olmuştu, yalınayak geziyor, ağaçlara tırmanıyor, ata biniyor, harman kovuyor, derede telle balık avlıyor, eski bir gömlek, eski bir pantolonla yazı geçiriyordu.
 
Doğanın içinde olmak, bostanda olgunlaşan yaz kavununun kokusunu hissetmek, kulağı kuruduğu için olgunlaştığını anladığı karpuzu koparmak. Domatesin, incirin, asmadaki üzümün ben verdiğini görmek. Kuzuların sarmaşık otunu iştahla yediğini izlemek. Tarlanın altındaki tuzlada inek otlatmak. Kalın incir gölgesinde uyumak. Rüzgârın zeytin ağacı yapraklarındaki hışırtısını dinlemek. Dinlenmek, kendini dinlemek, kendini bulmak, bedenen, ruhen sağlıklı olmak demekti. Ama diğer tarafta yaşanan bir sosyal hayatın dışında olmak, o hayatı karşıdan izlemek demekti… Yeni ilişkiler yaşayamamak demekti… Başında uçan gençlik hayallerine erişememek demekti. İçini derin derin çekti… Uykuya dalacaktı ki…
 
Babaanne –Pide hazır. Dedi. Pidenin ortası açıldı. Tepsinin ortasına yoğurt tenceresi kondu. Yer sofrasının etrafındakiler,  elle kopardıkları pideyle, yoğurdu kaşıklayarak iştahla yediler. Vakit ikindiye geldiğinde tekrar çapaya çıkılırdı. Ama yağmur yağdığı için çapaya çıkılmadı. Çamur olan toprak, çapaya yapışıyordu.
 
Akşam oldu. Yağmur belki yağacaktı, tereddüt ettiler kasabadaki evlerine gidip gitmemeye… Çardakta yatmaya karar verdiler. Ama gece gök gürültüsü ve şiddetli yağmurla uyandılar. Aile, ilerdeki günlerde kır mandaldaki tütünü çiğden koruyacak naylon örtünün altına sığındı. Kedi, köpek enceği gibi herkes birbirine sarıldı. Yağmur dindiğinde, örtünün altından çıktılar. Ayaklar bileğe kadar su içindeydi.
 
Gecenin bir yarısında artık çardakta kalamazlardı. El feneri ile eşek ve at, yularlarından uzun bir iple bağlı bulundukları ekin tarlasından alındılar. Semerler kondu. Köfünler yüklendi. Büyükler at ve eşeğe bindi çocuklar yaya, yola çıktılar. Ova bir göle dönmüştü adeta… Hava açmış, bulutlar gitmişti. Dolunay ortalığı gündüze çevirmişti. Suya vuran gölgeler büyümüştü…

Gölgelerle beraber yılgınlık da büyümüştü, uykulu gözlerinde… Suyun içine attığı her adımda zorlanıyordu. Yalınayak yürüyordu. Çakıl taşları, iri, kurumuş ot kökleri ayaklarına batıyordu. Duymuyordu… Uykusu vardı ve bir an önce rahat, kuru bir döşekte uyumak istiyordu…

Haziran yağmuru artık yılgınlık, yorgunluk, ıslak döşek, yağmurda köpek eniği gibi ıslanıp üşümek değil.  Ama garip bir şekilde ruhum, o yaşadığım haziran yağmurunu, haziran yağmurunda gece uyurken yüzüme vuran damlaları, damlalara direnen uykumu… Ay ışığında suya bata, çıka yürümeyi, gözümde büyüyen yorgunluğu, yılgınlığı… Tabii ki bostanı, eşeği, atı, tavukları, kuzuları, rüzgârın hışırtısını özlüyor…

İbrahim TOPAL

Hakkında Yasemin Tutal

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*