yarimada.org yarimada.org yarimada.org
yarimada.org yarimada.org yarimada.org
21 Ağustos 2019 Çarşamba
SON HABERLER

Göçmen… Zeki KIVRAK

İngilizce yayın yapan Al Jazeera (El Cezire) International televizyonunda, göçmenlerin acıklı hikayeleri konusunda uzunca bir belgesel vardı. Tam olmasa da benzeri duyguları yaşadığım için programı boğazım düğümlenerek, bazen de gözyaşlarımı tutamayarak seyrettim. Çünkü vakti zamanında ülkemde olmayan, bulamadığım şeylerin peşinden koşturmuş, ailem ve çocuğum için engin denizlere yelken açmıştım.

Program, göçmen Leyla’nın hikayesini anlatıyordu. Daha iyi bir yaşantı için çocuklarını, kocasını, ailesini, şehrini arkada bırakarak dilini, kültürünü, insanını hiç bilmediği bambaşka bir ülkeye göç etmişti. Üç otuz paraya yıllarca çalıştı, geride bıraktıklarını hiç unutamadan.

Leyla, yıllarca, doğduğu toprakların kokusunu özledi. Memleketinde bulamadığı, olağanüstü güzel ve şık, sıcacık evlerde yaşadı. Ömründe hayatında hiç tatmadığı, bilmediği lezzetlerle tanıştı. Ama bu tatların, bu güzelliklerin farkına varamadı. Bu inanılmaz yiyecekler boğazından geçmedi. İçinde yaşadığı müthiş teknolojinin keyfini çıkaramadı çünkü geride bıraktıkları bunların varlığından bile haberdar değildi.

Örneğin ömründe hiç elektrik süpürgesi kullanmamıştı. Hiç bulaşık makinası görmemişti. (Bunlar ağır aksanlı yeni dili ile Leyla’nın programdaki kendi ifadesidir) Muhtemeldir, metroya hiç binmemişti, o devasa büyüklükteki havaalanlarını hiç görmemişti.

Bir gün çocuk bakıcılığı yaptığı evin sahibi sadece üç günlüğüne izin verdi. Dünyanın en modern havaalanlarından birinden uçağa bindi. Sonrasında da yine uçağı aratmayan son derece lüks bir otobüs ile yaptığı etkileyici bir yolculuk sonrası yıllardır görmediği ailesini, çocuklarını, kocasını, gözünde tüten, doğduğu toprakları, dünya gözüyle bir kez daha görebildi. Bu anlattıklarımın her aşamasında göz yaşlarını tutamadan, her biri duygu yüklü inanılmaz anları ifade edecek kelimeler bulmaya çalışarak.

Bu anlattıklarım size tanıdık geliyor değil mi?

Sizi bilmem ama programı seyrettiğimde ilk aklıma gelen kendim yaşadıklarımdı. Her bir anını, her bir saniyesini bizzat yaşadığım için.

Ama, daha da önemlisi ne bilir misiniz? Bu anlattıklarım, göçmenliğin tipik bir hikayesidir. Ve de Türk insanı buna evveli ezelden alışıktır.

Bu, yıllar önce Emirdağ’dan Avrupa’ya göçen, kendisi, ailesi, çocukları için daha iyi bir yaşantı arayan, gittiği yerlerde kendisini kabullenmeyen, kabullenemeyen, dışlamaya çalışan, dil bilmediği için Alman arkadaşı tarafından kendisine konserve yerine köpek maması yedirilen Hüseyin’in hikayesidir.

Bu, ODTÜ ‘den mezun bir inşaat mühendisinin yine kendisi, ailesi, çocukları için daha iyi bir yaşantı arayan, bu nedenle de Londra’yı mesken tutan, mühendislik yerine kebapçılık yapan, yakın, hem de çok yakın can arkadaşımın hikayesidir.

Hızını alamayıp Avustralya’nın Sydney kentinde yeni bir dünya kurmaya çalışan yine can dostum Mümin’lerin hikayesidir.

Yitik umutlar uğruna her gün Ege’nin sularında can veren insanların, hergün Yeni Bosna metro istasyonunda karşılaştığınız Suriye’lilerin, ya da uzun yıllarını Türkiye’de geçiren İran’lı Said ‘lerin, Terane’lerin hazin öyküsüdür.

Evet, Leyla’nın umut aradığı ülke, bir türlü beğenemediğimiz, küçümsediğimiz, her fırsatta eleştirdiğimiz hatta elbirliği ile yıkmaya çalıştığımız cennet ülkemiz, Türkiye.

Leyla’nın aradıklarını bulamadığı için terkettiği, ama bir türlü onun aklını terketmeyen, sevdiklerini bıraktığı, her an burnunda tüten ülkesi ise çok uzakta değil, komşumuz Gürcistan. Üç günlük kısacık tatilinde sevdiklerini, doğduğu toprakları görebilmek için İstanbul’dan Trabzon’a uçmuş, oradan da altı saatlik otobüs yolculuğu ile ülkesini ziyarete gitmişti, gözyaşlarına boğularak.

Sadece Gürcistan değil, Karadeniz’in kuzeyindeki komşularımız dahil, daha yirmi yıl önce her açıdan Türkiye’nin fersah fersah önünde olan ülkeler, bugün yirmi yıl gerimizde. İnanmıyorsanız Çeşme’den Sakız adasına bir acı kahve içmeye geçin. Çevre ülkelerdeki insanlar için umut kapısı olduk. Ukrayna, Yunanistan, Ermenistan, Bulgaristan, ve aklınıza gelebilecek daha pek çok ülkeden insanlar kendilerine Türkiye’de ekmek arıyorlar. Tıpkı 60 yıl önce Almanya’yı acı vatan yapan gurbetçilerimiz gibi.

İki milyon Suriye’li göçmene ek olarak bir milyondan fazla insan, yabancı uyruklu, legal ya da illegal, Türkiye’de çalışıyor. Ülkelerindeki ailelerine düzenli olarak para gönderiyor. Üniversitelerimizdeki afrikalı, doğu avrupalı ve asyalı öğrenci sayısını tam bilemiyorum, ama her türlü tahminlerin ötesinde olduğunu sanıyorum.

Al Jazeera televizyonunun programındaki çarpıcı görüntüleri de anlatmak isterdim ama mümkün değil. Evleriyle, yaşam mekanlarıyla, yollarıyla, çarşıları ile, havaalanları, otobüsleriyle Türkiye öylesine güzel ki, iki ülke arasında gelişmişlik açısından öylesine müthiş bir fark var ki anlatarak değil yaşayarak bunu anlayabilirsiniz.

On yedi seneye yakın parçası olduğum Amerikan toplumunu “iki okyanus arasında izole olmak” ile ben de suçlamıştım. Dış dünyayı bilmedikleri için sahip oldukaları cennetin farkına varamıyorlardı bir türlü. Aynı şeyi şimdi insanımız için söylüyorum. Lütfen gidip kendi gözlerinizle görün. Saydığım ülkelerdeki sefaleti, umutsuzluğu, çaresizliği görün ki cennet vatanımızın, sahip olduğumuz şeylerin kıymetini bilin.

Hakkında Editör

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*