yarimada.org yarimada.org yarimada.org
yarimada.org yarimada.org yarimada.org
24 Ağustos 2019 Cumartesi
SON HABERLER

Geçmişe Yolculuk: Lviv… Zeki KIVRAK

Kendinizi hiç zaman tünelinde bir yolculuk yapmış gibi hissettiğiniz oldu mu? Kendi adıma daha önce zaman tüneline bir kez girmiş ve geleceğe doğru inanılmaz bir yolculuk yapmıştım:1994 yılında, ABD ‘ye göç ederken.
O yıllarda, Türkiye ile ABD arasındaki müthiş fark beni çok etkilemişti. Bundan yirmi yıl öncesinin Türkiye’si ile günümüz Türkiyesi’ni kıyaslarsanız ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Geçen hafta bu kez, zaman tüneline tersinden girdim ve geçmişe doğru şaşırtıcı bir yolculuk yaptım. Bir iş nedeni ile Hürrem Sultan’ın şehri Lviv ‘e gittim. Hürrem Sultan, Lviv ‘in yaklaşık 80 km güneyindeki Rohatyn köyünde doğmuş; bu köyü görme fırsatı bulamadım.
Ukrayna, kelimenin tam anlamı ile yaklaşık 30 yıl geçmişte, geride yaşıyor. Bu güzel ülkenin bu hale düşmesine içim acıdı.
Lviv havaalanı, belli ki yeni yapılmış. Ama galiba, son 30 yıldır bu şehirde yapılmış olan tek şey olmalı. Havaalanından çıkıp taksiye bindiğiniz anda 30-40 yıl öncesinin atmosferine geçiveriyorsunuz.
Son derece külüstür araçlar, bakımsız parke taşlı caddeler, her an bozuluverecekmiş gibi görünen, güzel hanım vatmanların sürdüğü tramvaylar, zamanında muhteşem ve heybetli olduğu apaçık, ama yılların yıprattığı çehreleri ile ağlayası görünen ve eski görkemlerinden epeyce kaybeden güzelim binalar bir anda sizi sarıveriyor.
İçinizi derin bir hüzün kaplıyor. Hele hele ODTÜ ‘lü, solcu bir geçmişiniz varsa.
Geniş caddeleri ve yeşil alanları, aynı zamanda da pek çok batı şehrinde olduğu gibi klasik Yunan mimarisi ile sanki bir an, Washington DC yi hatırlatıyor bana Lviv. Ama, geçen yıllar ve son otuz yılın yıkıcı ekonomisi, bu şehri öylesine perişan etmiş ki, hemen vazgeçiveriyorsunuz bu benzetmeden.
Şehir merkezine yaklaştıkça trafik artıyor, ne var ki araba parkı hiç değişmiyor. Tek tük yeni yetme zenginlere ait olduğu anlaşılan, şıkır şıkır, gösterişli arabalara karşın, ezici çoğunluk, dökülmeye yüz tutmuş araba parkından oluşuyor.
Belediye otobüsü mü, yoksa bizdeki dolmuş muadili türden araçlar mı olduğunu bir türlü anlayamadığım, tıklım tıklım dolu, sapsarı toplu taşıma araçlarının yaş ortalaması en az kırk.. Bunu, motorların sesinden, şıkırtılı vites değişim gürültülerinden, her an düşüverecekmiş gibi duran tamponlarından ve sarı boyanın orasından burasından fışkıran paslardan anlamak mümkündü.
Komünist dönemde kapatıldığı için harabeye dönmüş ve Berlin duvarının yıkılmasından sonra restore edilmiş kiliseleri ve müzelerin tamamını gezdim. Müzeler acınası bakımsız, kiliseler ise tamir için epey para harcandığını deşifre edecek kadar şaşaalıydı. “Bu para ile birkaç yüz yeni otobüs alınamaz mıydı?” diye düşünmedim diyemem.
Lviv’in nüfusunun yarıdan epeyce fazlası hanım. Şehir merkezinde dolaşırken bu hanımların bakımlılıkları ve güzellikleri başınızı döndürmüyor değil. Bazen bir anda, “Olsun varsın, 30 yıl geride olsalar da insanlar mutlu görünüyor, belki böylesi acımasız emperyalizme karşı bir alternatiftir” diyesiniz geliyor.
Ama bu duygu, şehir merkezinin bir iki blok dışına taşıverince, anında değişiyor.
Tren istasyonları, istasyon çevresindeki yaşam biçimi, yakalayabilirseniz ve cesaret edebilirseniz de varoşlardaki insanlar, gerçeklerin aynasıdır. Yeni gittiğim bir şehirde buraları mutlaka gezerim.
Tren istasyonunda gördüğüm, yine hemen bozuluverecekmiş gibi görünen lokomotifler, pejmurde görünüşlü vagonlar ama en çok ta hemen yakındaki Pazar ve mezbaha görünüşlü “kasaplar salonu.”
Kalabalık nüfusun büyük çoğunluğu yine hanımlar, ama bu hanımlar şehir merkezinde görebileceklerinizden çok farklı. Acıları, ve mutsuzlukları rahatlıkla okunabilen çoğunluğu kırışmış yüzler, önlerindeki bir ya da iki kilo kötü meyve veya sebzeyi satıp, o günü de kurtarmaya çalışan insanların onurlu çabaları içinizi acıtıyor; samimi söylüyorum.
Kasaplar salonu, yüzlerce aile kasabının, uğultular içinde kendi ürettikleri et ürünlerini satmaya çalıştıkları, ağır et ve kan kokulu genişçe bir hol. Eti sevmeme rağmen, holü bir baştan bir başa geçemedim. Sonrasında da Ukrayna ‘da et yiyemedim, ortalıkta tek bir buzdolabı yoktu çünkü.
Lviv havaalanına inen uçak sayısı günde üç ya da dört. Bunlar içinde tek elle tutulur olanı ise THY ‘ninki. Pırıl pırıl ve gösterişli. Ve pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi, havaalanının en civcivli yeri, İstanbul uçağının olduğu yer.
İki saat sonra, geçmişten günümüze, çağımıza dönüyorsunuz, Avrupanın en muhteşem şehrine. Dersaadet’e; Şehr-i İstanbul’a…
Ukrayna, Avrupa Birliğine girmeye en yakın ülkelerden biri. Ama işleri çok zor. Hatta, rahmetli Atatürk’ümüzün yaptığı türden bir alfabe devrimi yapamadıkları müddetçe, Kiril alfabesinden kurtulamadıkları sürece, bu mümkün değil.
Beni tanıyanlar, harf devriminin bedellerinin, kültürel birikim kaybı nedeni ile farkında olduğumu, Osmanlıca aşkımı bilirler. Ama Lviv gezimin, harf devrimi sonuçlarının her türlü bedele değer olduğunu anlamama yardımcı olduğunu belirtmeliyim.
Avrupa Birliği mi? Unutun. Bırakın Ukrayna girsin, ihtiyaçları var. Tam on iki sene önce, değerli milletvekilimiz Sayın Tekelioğlu’na belirtiğim gibi, AB ye ihtiyacımız yok. Türkiye’nin kulübü, ABD, Japonya gibi göz kamaştırıcı ülkeler kulübü. Öylesine gelişmiş, öylesine muhteşem.
Türkiye artık gelişmiş bir ülke ve bunu kimse geriye döndüremez. Kimseciklerin bundan kuşkusu olmasın.

Hakkında Editör

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*