24 Eylül 2018 Pazartesi
Son Haberler

Ağaçlara Yenik Düşen Tanrılar: Angkor Wat-Kamboçya… Zeki KIVRAK

Önce Rahu vardı.
Rahu’nun sadece başı vardı. Bütün işi gücü, yutmaya çalışmaktı Aydede`yi.
Çünkü Rahu şeytanların şahıydı.
Ama olmadığından gövdesi, Rahu tutamazdı midesinde Aydede`yi. Yutulan Ay hemen çıkıverirdi gerisin geri. Böylece Aytutulması kısacık sürerdi.
Hinduizme göre, herşey “Süt Denizi”nde başladı.
“Samanyolu”ndan şeytanlarla, (Asuras), beraber geldi ölümsüzlük Suyu; her faninin hayali.
Tanrıların tanrısı Vishnu, Asuras ‘ın ölümsüz olmasını doğru bulmadı. Düşündü ki, böylesi bir ihtimal, dünya için olağanüstü tehlikeli. Muhteşem dansöz “Apsara”ya dönüştürdü kendisini.
Dönüştürdü ki, Asuras nefes bile alamasın, seyretsinler dansözü, kırpmadan gözlerini .
Şeytanlar soluksuz Apsara ‘yı seyrederken, Apsara ölümsüzlük suyunu çalıverdi. İstiyordu ki sadece Devas (tanrılara) içsin bu sudan.
Ancak Rahu bu, dört dönüyordu gözleri. Seyrederken dansözü, gördü bütün olan biteni.
Karıştı tanrıların arasına, içmek için ölümsüzlük suyundan. Çekti bir fırt çaktırmadan.
Ne var ki Ay aydı. Güneş gördü. Vishnu’ya yetiştirdiler kötü haberi.
Vişnu köpürdü öfkeden. Uçurdu kellesini..
Rahu ‘nun kellesi düştü ammaa, içmişti bir kere sihirli sudan, çıkmadı can. Rahu, korkunç öfkelendi Vishnu ‘ya. Biledi keskin dişlerini. Öç almak istedi.
İşte bu öfkedir nedeni, o gün bugündür Rahu yutmaya çalışır Aydede ile pırıl pırıl Güneş ‘i.
Yaratılış hikayesi buymuş, Khmer’lerin ve aslında tüm Hindu’ların. Hikaye sağlam olunca, sanatı coşturur. Resmetmişler Ankgor Wat ‘ın doğu duvarının üstüne. Hem de tam 49 metre, tekmili birden.
Çocukluğumun en vazgeçilmez anılarındandır. Coğrafya dersinde küreyi döndür, gözünü kapat, parmağını bas. Bak bakalım, nereye gelmiş. En çok ta o karaların bitip denizlerin başladığı, okyanusların, kıtaların kesiştiği, Asya ‘nın uzak ucu yarımada denk gelirdi. Hind-i Çin, namı diğer, Indo-China. Merak ederdim. Muradıma erdim.
ODTÜ yıllarıma uzanır Kızıl Khmerler ile tanışıklığım, solcuyuz ya, sempati dumuştum. Yıllar sonra, çok yakın arkadaşım, Çüen ‘in söylediklerini duyunca da çok şaşırmıştım “Adamın ciğerlerini diri diri söküyorlar bu kızıl komünistler!” demişti.
Çüen’in babası diplomattı. Kızıl Khmer’lerden kaçarak Amerika’ya sığınmışlardı. (Bu Çüen, iş yerinden arkadaşımdır kendisi, yüz ifadelerimden zor durumda olduğumu anlamış, bir Christmas sabahı, kilisesinden topladığı birkaçyüz dolarlık bir zarf ile bana yardımcı olmaya çalışmış, ama ben bu yardımı onurumla bağdaştıramadığım için reddetmiştim. Ne yazık ki izini yitirdim.)
Geçen ay Çüen ‘in ülkesini görme fırsatı buldum, çok şükür.
Tanrılarıyla tanıştım. Dilinden düşürmediği meyvalarından yedim. Şelalerinde serinledim.
Etkileyiciydi, tartışmasız.
Saigon ‘dan otobüse bindik. Görülesi yollar aştık. Altı saatin sonunda Phnom Penh ‘e ulaştık. Kamboçya’nın şiprin başşehri.
Mekong nehrinin yukarılarında pırıl pırıl bir şehir Phnom Penh. Vakti zamanında musmutlu kıralların yaşadığı, musmutlu kıralların musmutlu ettiği sevimli insancıkların yaşadığı bir güzel şehir.
Sarı, turuncu renklerin hakim olduğu bir mutluluk resmiymiş kraliyet sarayı. Çok çarpıcı. Doyasıya gezdik.
Devasa nehirlerin arasına sıkışmış, ipeksi tenlere dokunulası gelen ipeklerin dokunduğu, envai çeşit mis kokulu meyvaların yetiştiği bir cennet parçası, mutluluk adacıklarıymış Mekong kıyıları. Kıymışlar.
Paris Komünü ruhu anasını bellemiş bu müthiş toprakların.
Adamın birisi; felsefe okudum, Fransa gördüm havaları ile ortalığı dümdüz etmiş.
Otelin çatı katından görünüyordu. Dörder katlı dört bina. Aralarında biraz yeşillik. İşkence müzesiymiş. Yakmadık can, kıymadık kan bırakmamışlar.
Yıllar sonra Kızıl Khmerlerin o vicdansızlığına sempati duyduğum için içim yanmadığını söyleyemem.
Ertesi gün Kızıl Khmer ‘lerin medeniyyetlerinin merkezine seyahat ettik. Sefalet ile beş yıldızlı otellerin yanyana resmolduğu Siem Reap ‘e vasıl olduk.
Turistler için kızartıldığı besbelli yılanların gölgesinde pizza yedik. Sıcacık insanların kalbinden gelen Mango sularından susuzluğumuzu giderdik.
Sabahın seherinde, fecrin karanlığında yollara düştük ki, Angkor Wat ‘ın gün doğumunda nilüferler eşliğinde su üzerindeki akislerinden nasiplenebilelim.
Gün doğdu. Beş lotusu temsil eden beş devasa tapınak kulesininin çok etkileyici yansımaları kalplerimizi daha hızlı çarptırdı. Yüzlerce yıl öncesine dönüverdik.
Tapınağa girdik. Saatlerce sıramızı bekledik ve muradımıza erdik. Ihlaya puflaya onlarca basamağı tırmandık ve o muhteşem manzara ile meftun olduk.
Bakan Katı, tapınağın, tanrıların biz kullarını kibir ile temaşa ettikleri, dimdik merdivenerle ancak çıkılabilen, ulaşılması gerçekten zor, ama ulaşılınca da insanı bir hoş eden acımasız tanrılar katı.
“Tamam!” dedim o muhteşem güzelliği görünce. “Ben tanrı oldum!”.
Sümme haşa!
Tabi ki derdim, o zavallı insancıkların terleri, kanları ve canları ile ancak ayakta kalabilen çakma tanrılarla. Yoksa, zaten kapı yanlarındaki cıbıldak memeli kadın oymalarını görünce çakma tanrıların bu bakan katında ne halt eyledikleri konusundaki fikirleriniz sabitleşiyor.
Bölge çok geniş, milyonlarca insanın teri, kanı, canı ile imar edilen müthiş bir külliye. Çok şaşırtıcı.
Angelina Jolie çok etkilnmiş olmalı ki, filmler çevirmiş. Lara Croft oyunları oynanmış.
Yağmur ormanlarının içinde kaybolmuş, yağmurla ve sıcakla coşmuş ağaçlara yenik düşmüş, bu devasa ağaçların gözü dönmüş kökleri arasında kaybolmaya yüz tutmuşken bir Fransız tarafından keşfedilen uçsuz bucaksız bir tapınaklar silsilesi Siem Reap Angkor Wat.
O ürkütücü ağaç köklerinin, çakma tanrıların tapınaklarını nasıl bir iştahla yuttuklarını görünce, “işte!”, diyesi geliyor insanın, “ilginç bir yaratılış öyküsü…”

Hakkında Zeki Kıvrak

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*